Skip to main content
Gerçek gazetesi

Gerçek gazetesi

By Gerçek
Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri
Listen on
Where to listen
Apple Podcasts Logo

Apple Podcasts

Breaker Logo

Breaker

Google Podcasts Logo

Google Podcasts

Overcast Logo

Overcast

Pocket Casts Logo

Pocket Casts

RadioPublic Logo

RadioPublic

Spotify Logo

Spotify

Salgın, kriz, polis şiddeti, kadın cinayeti: Sorunlar da mücadele de tüm dünyada ortak
Salgın, kriz, polis şiddeti, kadın cinayeti: Sorunlar da mücadele de tüm dünyada ortak Latin Amerika'dan Avrupaya, Ortadoğu'dan Asya'ya uluslararası siyasetten kısa haberleri bu kayıtta dinleyebilirsiniz.
09:01
April 15, 2021
İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak ne anlama gelir? Sözleşmeyi neden savunmak gerekir?
İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak ne anlama gelir? Sözleşmeyi neden savunmak gerekir? İstibdad rejimi 2020 yılının yaz aylarında da İstanbul Sözleşmesi’ni hedef almış, kadınlardan ve toplumun çeşitli kesimlerinden yükselen tepkinin ardından geri adım atmak zorunda kalmıştı. Bu kez, gündüz gözüyle yapamadıklarını bir gece yarısı yayınlanan cumhurbaşkanı kararıyla yapmaya giriştiler ve Erdoğan’ın imzasıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı alınmış oldu. Cumhurbaşkanı kararının temel hak ve hürriyetleri düzenleyen yasaların üzerinde olup olmadığı, yani kararın hukuki olup olmadığı ayrı bir tartışma. Ama şu bir gerçek: Yetkisi de olsa, hukuki de olsa bu karar meşru da değildir, haklı da değildir. Toplumun yarısı olan kadınların kendini tehdit altında hissetmesine yol açan, kadınları korumaya öncelik vermek yerine şiddet uygulayanlara cesaret vermek anlamına gelen bir karardır. Erdoğan’ın 19 Mart tarihli cumhurbaşkanı kararı 20 Mart’ta sosyal medyanın ve haber sitelerinin gündemine oturdu. 23 Mart’ta ise aynı haber sitelerinde, sosyal medyada son 24 saatte Denizli, İzmir, Osmaniye, Antalya, Adana ve İstanbul’da işlenen 6 kadın cinayetinin haberi yer alıyordu. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı alanlar, öldürülen kadınların yaşamlarından daha da fazla sorumludur! İstanbul Sözleşmesi nedir? Neden önemlidir? 2014’ten bu yana yürürlükte olan İstanbul Sözleşmesi kadınları her türlü şiddete karşı korumayı, kadına karşı şiddeti ve hane içi şiddeti önlemeyi amaçlayan, 40’ın üzerinde devlet tarafından imzalanmış bir uluslararası sözleşmedir. Sözleşme taraf olan devletlere dört ana başlıkta özetlenebilecek yükümlülükler getirir. Bunlardan ilki şiddetin önlenmesidir. Bunun anlamı, okullarda, iş yerlerinde, eğitim müfredatında ve daha birçok yerde şiddetin önlenmesine yönelik mekanizmaların geliştirilmesi konusunda devletin yükümlülüğünün olmasıdır. Şiddet mağdurlarının korunması sözleşmenin gereklerini oluşturan ikinci ana başlıktır. Şiddete maruz kalanların korunmasında her türlü eşitsizliğinin önüne geçilmesine amaçlamakla birlikte, taraf devletleri de sadece kendi vatandaşlarını değil, hangi hukuki statüde olursa olsun ister mülteci ister sığınmacı vb. tüm kadınları korumakla yükümlü hâle getirir. Üçüncüsü, faillere yönelik etkili soruşturma ve kovuşturma yürütülmesine yöneliktir. Yasaların ve uygulamaya dair yönetmeliklerin sözleşmenin bu içeriğine göre düzenlenmesi, şiddetin faillerinin korunmasının, iyi hâl ve tahrik indirimi gibi uygulamaların önüne geçecek bir içeriktir. Nihayet sözleşmenin son başlığı ise kadına yönelik şiddeti engellemeye dönük politikalar izlenmesi için taraf devletlerin gerekli tedbirleri almakla yükümlü tutulmasına yöneliktir. Kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nden de, haklarından da vazgeçmeyecek! İstanbul Sözleşmesi’nin ya da “Ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesi”ne dair 6284 sayılı yasanın varlığının tek başına yeterli olmadığını, sözleşmenin imzalandığı, yasanın ve ilgili yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten bu yana yüzlerce, hatta binlerce kadının erkek şiddeti sonucu yaşamını yitirmesinden biliyoruz. Özellikle istibdad rejimi altında yasaların, yönetmeliklerin uygulanmasının mücadele olmadan mümkün olmadığını sadece kadınlar değil, ekmek ve hürriyet için mücadele eden işçiler de gençler de çok iyi biliyor. Ama bugün sözleşmeden çıkılması kararıyla birlikte kadınlar daha büyük tehdit altındadır. Bu karar sadece şiddeti uygulayanları değil, aynı zamanda onu koruyup kollayan uygulamalara imza atan devlet görevlilerini, polis, jandarma ve yargı mensuplarını da cesaretlendirecektir. Bu nedenle de tek başına yeterli olmasa bile bugün bir kez daha İstanbul Sözleşmesi’ni ve mücadele ile kazandığımız haklarımızı yine mücadele ederek savunma zamanıdır. Kararın iptal edilmesi için, yasaların uygulanması ve kadınları koruyacak yeni yasalarla şiddetin ve cinayetlerin önüne geçmek için mücadele zamanıdır!
05:51
April 15, 2021
Armağan Tulun: Öz savunma yaşatır! Emekçi kadınlar en öne!
Öz savunma yaşatır! Emekçi kadınlar en öne! İstanbul Sözleşmesi tek başına kadınları korumaya yetmese de taraf devletlere kadınların şiddet karşısında korunması için belli yükümlülükler getiriyor. Bu da şiddetin önlenmesi, kadınların şiddet karşısında ayrım yapılmaksızın korunmasına yönelik düzenleme ve tedbirler anlamına geliyor. Sözleşmeden çıkmak ise bu uluslararası sözleşmenin getirdiği yükümlülükleri artık tanımıyorum demektir, şiddetin faillerini cesaretlendirmektir, failleri koruyup kollayan sistemin önünü açmaktır. İşte bu sebeple de Erdoğan’ın bir gece yarısı yayınlanan cumhurbaşkanı kararı ile Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığı açıklamasının ardından kadınlar kendilerini çok daha fazla nefsi müdafaa altında hissediyorlar. Ve içinde bulunduğumuz bu durum bir kez daha, mücadele ile kazanılmış haklara, yasalara, yönetmeliklere sahip çıkarken, esas güvencenin örgütlü güç olduğunu, kadınların ancak bu şekilde şiddetten korunabileceğini gösteriyor. Şiddete karşı örgütlü bir güçle mücadele etmenin anlamı aslında çok geniş. Elbette, meydanlarda, eylem alanlarında, örgütlü bir şekilde haklarımızı savunmaktan, bizim olanı elimizden almaya kalkanların taarruzunu hep birlikte püskürtmeye çalışmaktan bahsediyoruz. Kadınların sesini kısmak için önlerine çıkarılan barikatları hep birlikte yıkmaktan, meydanlarda dayanışmayı yükseltmenin gereğini ifade ediyoruz. Ama kastımız sadece bunlarla sınırlı değil. Çok daha öte. Ve yaygınlaştığı, güçlendiği ölçüde de şiddete karşı mücadelede kadınları güçlendirmek, şiddeti engellemek bakımından pratik anlamda çok da etkili. Örgütlü bir şekilde hareket etmek, fabrikada, iş yerinde tacize, mobbinge, ayrımcılığa, şiddete maruz kaldığımızda, bu davranışı hep birlikte mahkûm etmek, maruz kalan kadın arkadaşımızla dayanışma içine girmektir aynı zamanda. Örgütlü bir şekilde hareket etmek, yeri geldiğinde, şiddet tehdidi ile karşı karşıya kalan kız kardeşimizi sokakta yürürken yalnız bırakmamaktır. Kadınların öldürüldüklerinde cebinden çantasından çıkan koruma kağıtlarına rağmen onu korumayan devletin yokluğunda, yardım istemek için aradığı karakoldan polis bir türlü gelmediğinde ya da laf olsun diye gelip hiçbir şey yapmadan gittiğinde birbirimize sahip çıkmaktır. Erkek şiddeti kapısına dayanıyorsa, o kapının ardından yalnız beklememesi için belki de evinde birlikte nöbet tutmaktır, dayanışma göstermektir. Sokak ortasında bir kadın şiddete maruz kalıyorsa kimsenin seyirci kalmaması, müdahale ederek şiddeti savuşturması öz savunma fikrinin yaygınlaşması, kadınlara cesaret ve güven verecek öz savunma örgütlenmelerinin nerede ne kadar güç varsa o güçle kurulması için mücadele etmektir. Fabrikalarında, iş yerlerinde sendikalı olarak çalışan kadınların, kendi sendikalarını bu yönde eğitimler organize etmesi, pratik adımlar atması için hep birlikte seferber etmeye çalışmasıdır. Örnekler farklı durumlar için çok çeşitli şekillerde arttırılabilir. Önemli olan bu meselede durumdan vazife çıkarmak, kadınların yaşamını şiddete karşı nasıl savunmak gerekirse ona yönelik araçları ve mekanizmaları geliştirmektir. Bu sağlanabildiğinde her türlü yasadan da, yönetmelikten de, sözleşmeden de daha etkili olacak, dahası esas bu güç bugün kağıt üzerinde kalan yasaların, yönetmeliklerin uygulanmasını sağlayacaktır. Sadece haklarımızı ve kazanımlarımızı koruyup geliştirmek için değil, yaşamımızı da bugünden korumak için gereken, emekçi kadınların öncülüğünde örgütlü gücün ve öz savunmanın el ele yürüdüğü bir mücadeleyi adım adım inşa etmektir.
03:30
April 15, 2021
Başyazı: İşçiler emekçiler siyasete! (Nisan 2021)
İşçiler emekçiler siyasete! Merkez Bankası faizleri arttırdı. Faturayı borç batağındaki milyonlarca işçi, emekçi, yoksul köylü daha fazla faiz ödeyerek, üstelik faizleri bahane edip yatırımları kesen kapitalistler yüzünden işsiz kalarak ödedi ve ödemeye devam ediyor. Erdoğan Merkez Bankası başkanını görevden aldı. Dolar ve avro zıpladı. Enflasyon fırladı. İşçi ve emekçinin mutfağındaki yangın alevlendi. Yine milyonlar faturayı hayat pahalılığı ile ödedi ve ödemeye devam ediyor. AKP’nin lebaleb kongrelerinin faturasını hastalığın yayılması ile ödedi emekçi halk. İktidarın keyfine göre aç-kapa derken esnafın yüzü bir türlü gülmedi. İşçi sınıfı ise salgının ilk gününden beri iliğine kemiğine kadar sömürülmek üzere lebaleb servislerle fabrikalara taşınıp duruyor. Bunların hiçbiri kader değildi. Hepsi siyasi kararların sonucu yaşandı. Sermayenin, para babalarının, modern tefecilerin çıkarına olan, zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapan kararlardı bunlar. Bu kararlar halka zorla dayatıldı. Karşı çıkan, devletin copuyla, kalkanıyla, biber gazıyla, gözaltısıyla tanıştı. İşinden, ekmeğinden edildi. Bu siyasetin adını koyalım. Bu, sermaye sınıfının siyasetidir. Bu siyaset bir istibdad rejimi ile yani baskıcı ve keyfi bir yönetimle hayata geçirilmektedir. Bu siyaset ülkenin gencecik evlatlarını kardeş kavgasına sürükleyen, ırkçı, mezhepçi, ayrımcı, erkek egemen bir siyasettir. Çünkü azınlık, çoğunluğu ancak o çoğunluk binbir parçaya bölünürse yönetebilir. Siyaset sermayenin tekelindedir. İşçiye, emekçiye, küçük esnafa, köylüye, emekçi kadına, gence siyaset namına izin verilen sadece zamanı geldiğinde bir kâğıt parçasını sandığa atmasıdır. Onun dışında ona siyaset karıştırma, buna siyaset karıştırma diye her dakika vatandaşın ensesinde boza pişirilir! Sen siyasete karışmazsın ama siyaset senin her şeyine karışır! İşçi emekçi kardeşler! Bu dayatmayı reddediyoruz! Siyasete karışacağız! Her şeye, her işe de siyaseti karıştıracağız! Ama bu siyaset sömürücü sınıfların ve emperyalistlerin kirli, yozlaşmış, yalan dolu siyaseti değil, bizim dosdoğru emek siyasetimiz olacak! Adını koyalım: Bu siyaset işçi sınıfı siyasetidir. Kimliklerde bölünmeyi reddeden, ekmek ve hürriyet için birleşen bir siyasettir bu! Emperyalist zincirleri kıran; istibdadı, baskıyı, zulmü reddeden siyasettir. Sömürücü azınlığa karşı işçi ve emekçi çoğunluğun siyasetidir! Emekçi halkı birbirine düşman eden politikanın yerine Türk ile Kürdü, Sünni ile Alevi’yi barıştırıp omuz omuza mücadele etmesini sağlayacak bir siyasettir! Emekçi kadınların en önde olduğu siyasettir, kendi geleceğini memleketin ve insanlığın geleceği ile bir tutan gençliğin siyasetidir. Bu siyaset, zincirli meclisin tiyatro sahnesinde figüranlık yapan vekillerin parmaklarını kaldırıp indirdiği sahte siyaset değil; çalışan, üreten nasırlı ellerin hem kendisinin hem memleketin kaderini eline aldığı gerçek siyasettir. Zincirsiz, barajsız, eşit koşullarda, propaganda özgürlüğüyle yapılacak bir seçimle oluşturulacak Kurucu Meclis için! Sömürücü azınlığın değil, emekçi çoğunluğun yararına kararlar verecek bir işçi emekçi hükümeti için! Gelin sınıf siyasetinde birleşelim! Sendikalarda, fabrika ve iş yeri komitelerinde ekmeğimiz için örgütlenelim! Hürriyet için mücadele alanlarında el ele verelim! İşçi sınıfı partisinin inşası için Devrimci İşçi Partisi saflarında örgütlenelim! İşçi sınıfının uluslararası birlik dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs işçi sınıfının siyaset masasına yumruğunu vurmasına vesile olsun!
04:14
April 10, 2021
Atlen Yıldırım’ın ardından: Bir değil beş olacağız!
Atlen Yıldırım’ın ardından: Bir değil beş olacağız! Devrimci İşçi Partisi Merkez Komitesi üyesi Atlen Yıldırım, 5 yıl önce kanser hastalığına yenik düşerek hayatını kaybetti. Atlen Yıldırım, işçi sınıfının kurtuluşuna adanmış bir hayat yaşadı. Hayatının son döneminde, işçi sınıfının partisinin inşasına omuz vermek üzere Devrimci İşçi Partisi saflarına katıldı. Çalışkanlığı, devrimciliği ve hiç vazgeçmediği alçakgönüllülüğü ile devrimcilere örnek oldu. Anadolu topraklarında yetişen bir dünya devrimcisi Atlen Yıldırım, 3 Mayıs 1957 tarihinde Kırşehir’in Kaman ilçesinde oldukça muhafazakâr bir ailede doğdu. Ancak Anadolu’nun her karış toprağına kazınan 68 gençliğinin emperyalizme karşı verdiği mücadelenin etkileri, Atlen Yıldırım’ı içinde büyüdüğü milliyetçi ve muhafazakâr iklime rağmen devrimci fikirler ile tanıştırdı. Siyasal yaşamı boyunca Anadolu’nun farklı bölgelerinde devrimci faaliyetini sürdüren Atlen Yıldırım, hayatının son aşamasında, bir yandan devrim mücadelesini sürdürürken öbür yandan işçi sınıfının kurtuluşu yolunda mutlak bir gereklilik olan proleter enternasyonalizmi, yani işçi sınıfının dünya çapında örgütlenmesi için çalıştı. Atlen Yıldırım’ın devrimci Marksizmin ve kendi tabiri ile devrimci Marksizmin bu topraklardaki temsilcisi olan Devrimci İşçi Partisi’nin saflarına katılmasının anlamı budur. Atlen Yıldırım, Anadolu topraklarında yetişmiş, 68 gençliğinin “kahrolsun Amerika” sloganları ile devrimci olmuş bir dünya devrimcisidir! Devrimci fikirleri işçi sınıfına götürmekte ısrar, devrimcilikte ısrardır! Erken yaşta devrim mücadelesine atılan Atlen yoldaş, oldukça muhafazakâr ve milliyetçi bir atmosferi olmasına rağmen doğup büyüdüğü İç Anadolu’nun farklı kentlerinde siyasi faaliyetlerini sürdürür. Kayseri'de, Kırşehir'de, Nevşehir'de, hayatın karşısına çıkardığı bütün zorluklara rağmen devrimci fikirleri emekçi halka ulaştırmak için yoğun bir çaba gösterir. Atlen yoldaşın devrimci yaşamından bize bıraktığı en büyük miras, koşullar ne olursa olsun devrim için çalışma ısrarından vazgeçmemektir. Atlen yoldaş, milliyetçiliğin çok yoğun yaşandığı coğrafyalarda da, girdiği ve çok zor koşulları göğüslediği hapishanede de, hatta hayatının son anlarında kemoterapi tedavisi gördüğü hastanede bile devrimcilikte aynı heyecan ve arzuyla ısrar etmiş bir devrimcidir. Bir değil beş olacağız, devrim yolunda Atlen Yıldırım’ı unutmayacağız! Emperyalizm üçüncü dünya savaşını dünya halkları için somut bir tehlike olarak insanlığın ufkuna sokmuştur. Türkiye’de istibdad rejimi emekçi halkı kuşatmaya, işçinin emekçinin belini sermayeye karşı bükmeye çalışmaktadır. Öbür taraftan üretim alanlarında, tezgahlarda, bantlarda, kadınların, gençlerin, emekçi halkın bağrında ekmek ve hürriyet mücadelesi yükselmektedir. Katıldığı bir etkinlikte yaptığı konuşmada parti saflarına geç gelmesine üzülerek “bir değil beş olup çalışmam lazım” diyen Atlen Yoldaş’ın anısını yaşatmak için vakit birken beş olma vaktidir. İşçi sınıfının kurtuluşuna ömrünü adayan Atlen yoldaşımıza sözümüz bu mücadeleyi zafere taşımak, sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyayı kurmaktır!
02:60
April 10, 2021
Levent Dölek: Siz vatandaşı kör mü zannediyorsunuz?
Siz vatandaşı kör mü zannediyorsunuz? 2015’te sarı sendika Türk Metal’den yaka silken metal işçileri ülkenin büyük sanayi merkezilerini bir deprem gibi sarsan fiili grev ve işgaller gerçekleştirmişti. Depremin merkez üssü Bursa’daki Oyak-Renault fabrikasıydı. Bu eylemlerin ardından birçok fabrikada işçiler toplu halde Türk Metal’den istifa etmiş, Renault’da ise zaman içinde işçiler istifa etmekle kalmamış DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’e üye olmaya başlamıştı. Rüzgâr DİSK’ten yana esiyordu ama Türk Metal de patronla iş birliği içinde bir korku iklimi yaratmaya çalışıyor, bazı öncü işçiler peyderpey işten atılıyordu. Bir yerde kritik bir aşamaya gelindi, DİSK (Birleşik Metal) e-devletten toplu geçişler için bir tarih ilan etmişti. O tarihte üye olmayanlar da toplu hâlde üye olacaktı. Renault işçisi DİSK’i Birleşik Metal’i istiyor ama korkuyordu, korku duvarı bir aşılsa fabrikanın yetki için gerekli yüzde 50+1’inden çok daha fazlası üye olabilirdi. O aşamada sendikanın tarih vermenin ötesinde bir şey yapması, eyleme geçmesi, işçiye güven vermesi lazımdı. Bu doğrultuda öncü işçiler öneriler yaptılar ama reddedildi. Bunun yerine ne mi yapıldı? Türk Metal’i rezil rüsva edeceği düşünülen bazı ses kaydı ve video görüntülerinin olduğu bunların sosyal medyada dolaşmasıyla zaten sallanan Türk Metal’in yere serileceği söylendi. Ne mi oldu? İlan edilen toplu geçiş tarihinde kimse Birleşik Metal’e geçmedi. Haftalar içinde ise bir avuç öncü işçi dışında Birleşik Metal-İş üyesi kimse kalmamıştı. Bu hikâyeyi bilenler biliyor. Ama bugün bu hikâyeyi tekrar anlatmamızın sebebi sendikal hareketin sorunları ya da iç meseleleri değil. Vesile olan konu ülkeyi günlerdir meşgul eden AKP’li bir kokainman particinin, sosyal medyada ifşa olan maceraları… Memleketteki muhalefetin bu olay karşısındaki hâlleri anlattığımız hikayedeki duruma çok benziyor. Bu vatandaş, AKP İzmir Milletvekili Hamza Dağ’ın sağ kolu, AKP’de önemli yerlere girip çıktığı belli olan bir kişi. Bu kritik ilişkileriyle de lüks arabalar, oteller, kumarhaneler ve kokain partilerinde geçen zengin bir yaşam kurmuş olduğu anlaşılıyor. Kendisini savunurken o kokain değil pudra şekeriydi demesi epey alay konusu oldu. Hamza Dağ’ın toplantılarda telefonunu emanet edecek kadar yakın olduğu bu kişiyle ilişkisini inkâr etmesi, AKP’nin sadece genel merkezde büro çalışanıdır diye savunma yapması da bir o kadar komikti. Acınası olan ise memleketteki düzen muhalefetinin bu mesele üzerinden iktidarı sıkıştırmak üzere büyük fırsat yakalamış gibi heyecanlanan halleri… İşte başta anlattığımız hikâyeyi bize hatırlatan da bu haller oldu. Sadece Renault’da değil neredeyse tüm metal sektöründeki işçiler Türk Metal’in ne olduğunu bilir. Diyebilirim ki metal işçisini Türk Metal’le ilgili şaşırtacak, “vay arkadaş” dedirtecek bir kaset yoktur. Hayal gücünüzün sınırlarını zorlasanız dahi yoktur! İşçi bunların zaten ciğerini bilir. Mesele sizin ne yaptığınız ve yapacağınızdır. Şimdi bu kokainman partici yakalandı diye AKP teşhir olacak, çökecek, dağılacak mı zannedersiniz? “Hani Müslümandınız” diye aklınızca köşeye sıkıştırdığınızda gerçekten köşeye sıkışacaklarını mı düşünürsünüz? Halk zaten bu iktidarın ne olduğunu, yolsuzlukları, kayırmacılığı gördüğü için AKP’den uzaklaşıyor. AKP’lilerin kendisinin bunları bilip görmediğini mi zannedersiniz? Mesele bizim ne yaptığımız, bu memleketin tüm partilerine şu ya da bu oranda oy vermiş, her milletten, memleketten emekçi halkına nasıl bir çözüm sunduğumuzdur. Halkı AKP’den kopmaya çağırmak ve bu çağrıdan sonuç almak için önce düzen muhalefetinden, Amerikan muhalefetinden kopmak, kimlik siyasetini bırakıp sınıf siyasetinde buluşmak gerekiyor. Siz insanların ekmeği için verdiği mücadelede onun yanında oldunuz ve birlikte kavga ettiniz de o insanlar size hayır mı dedi? Sırtını mı döndü? Bize sınıf mücadelesinde hayır diyen de sırtını dönen de yok. Yürüyeceğimiz yol belli!
05:17
April 10, 2021
Devrimci İşçi Partisi Bildirisi: İradesi yerle bir edilen meclis terk edilmelidir! Zincirsiz bir Kurucu Meclis için ileri!
Devrimci İşçi Partisi Bildirisi: İradesi yerle bir edilen meclis terk edilmelidir! Zincirsiz bir Kurucu Meclis için ileri! 15 Temmuz başarısız darbesinde Amerikan bombardıman uçakları kullanılarak bombalanan meclis, geçtiğimiz günlerde ardı ardına siyasi bombalarla tarumar edildi! Birkaç gün içinde istibdadın farklı güçleri meclisi dört bir yanından vurdular. Cumhurbaşkanı, bugünkü meclisle aynı adı taşıyan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 2011’de oybirliğiyle kabul ettiği bir uluslararası insan hakları sözleşmesinden, İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin çekildiğini, tek başına imzaladığı bir cumhurbaşkanı kararıyla ilan etmeye kalkıştı. Cumhurbaşkanının insan hakları mevzuatı konusunda yetkisi olmadığı halde. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu pijamasıyla, pabuçlarını giymesine dahi izin vermeden, 90 bin seçmenin oyuyla girdiği meclisten polis zoruyla yaka paça çıkardı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ülkenin dördüncü partisi konumunda olan, istibdadın can simidi MHP’nin genel başkanının talimatıyla meclisin üçüncü büyük partisinin, yani 6 milyon seçmenin oyuyla temsil edilen HDP’nin kapatılması için dava açtı. Kısacası, yürütmenin başı, polis ve yargı, meclisin itibarını binbir parça halinde yerle bir etti. Meclis yok hükmünde! Yok hükmünde bir mecliste gölge boksu yapmak istibdadın eline oynamaktır. Yok hükmünde bir mecliste Salı günleri grup toplantılarında Karagöz-Hacivat oyunu oynamak, halkı temaşa sanatlarıyla oyalamaktır. İstibdadın figüranı olmak istemeyen herkes meclisin aldığı yaralar karşısında meclisi terk etmelidir! Böyle bir hamle, siyaseti değil istibdadı krize sürükleyecek ve sıkıştıracaktır. 600 milletvekilinden 230’a yakınının meclisten çekilmesi iktidarı büyük bir zorlukla ve meşruiyet kaybıyla karşı karşıya bırakacaktır. Bu aşamadan sonra istibdadın yeni bir sopalı ara seçimle boşalan sandalyeleri doldurması kesin olarak reddedilmelidir. Bu aşamadan sonra emekçi halkın kitlesel bir seferberliği dışında bir millet iradesi tecelli olamaz. Bu irade ancak zincirsiz, barajsız, eşit koşullarda, propaganda özgürlüğüyle Kurucu Meclis seçimiyle gerçekleşebilir. Zincirli meclisi terk etmek zincirsiz bir Kurucu Meclis’e giden yolu açar. Zincirli mecliste figüran rolü oynamaya devam etmek ise seçim, referandum vb. adlar altında istibdadın yapacağı dayatmalara ortak olmak anlamına gelir. Hedefimiz zincirsiz bir Kurucu Meclis olmalıdır! Türkiye’nin emekçi halkının yaşamsal hale gelmiş, ölüm kalım meselesine dönüşmüş olan iş, aş, hürriyet talebi sadece ülkeye giydirilmiş olan bu deli gömleği rejimin cepheden karşımıza alınmasıyla karşılanabilir. Zincire vurulmuş meclis için yapılacak sopalı seçimlere, halkın kimlikler temelinde birbirine karşı kışkırtıldığı, şovenizmle, ırkçılıkla, mezhepçilikle, erkek egemenliğiyle zehirlenmiş bir atmosferde, paranın her şeyi satın alabildiği bir ortamda gitmek bugüne kadar verdiğinden daha farklı bir sonuç vermeyecektir. İstibdad, var olan rejim özellikleri altında seçim yoluyla ortadan kaldırılamayacaktır. Türkiye’nin önündeki çözüm, zincire vurulmuş meclis için erken ya da ara seçim değil, zincirsiz, barajsız, eşit koşullarda, propaganda özgürlüğüyle yapılacak bir Kurucu Meclis seçimidir! Kurucu Meclis’e giden yol zincirli meclisten, sopalı seçimlerden geçmez. Mevcut zincirli mecliste siyasi partiler ve milletvekili seçim kanunlarında yapılacak olası değişiklikler emekçi halkın kurucu iradesinin değil, istibdadın millet iradesini yıkıcı eylemlerinin önünü açacak nitelikte olur. Kimliklerde bölünmeye hayır! İşçiler, emekçiler, Kürtler, Aleviler, kadınlar, gençler el ele ekmek ve hürriyet için birlikte mücadeleye! Kahrolsun istibdad! Yaşasın hürriyet! Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın enternasyonalizm!
10:44
April 10, 2021
Sungur Savran: Bir Avrupa Birliği soykırımı, bir sosyal demokrat soykırım
Sungur Savran: Bir Avrupa Birliği soykırımı, bir sosyal demokrat soykırım Günü gününe 27 yıl oldu. 7 Nisan-15 Temmuz 1994 tarihleri arasındaki 100 gün içinde Afrika’nın doğusundaki Ruanda’da erkek kadın, yaşlı çocuk bir milyon korunmasız sivil katledildi. Günde 10 bin kişi oluyor! Katliamı düzenleyenler ülkenin çoğunluğunu oluşturan Hutu etnik grubunun şoven, gerici, gözü dönmüş milisleriydi. Machete olarak anılan pala biçiminde tarımsal üretim araçlarıyla, kazmayla kürekle, yabayla sopayla, ateşli silahla öldürdüler önlerine geleni. Katledilenler arasında demokrat eğilimdeki etnik Hutular da vardı ama ezici çoğunluk, ülkenin azınlık etnik grubu olan Tutsilerdendi. Yani açıkça, ikirciksiz ve tartışmasız biçimde bir soykırım işlenmişti. Her şey yıldırım hızıyla olup bittikten sonra yaşananın soykırım olduğunu yadsıyan zaten yok. Tartışılan başka şey. Evet, silahları tutan eller Hutu milislerinin elleriydi. Peki onlara silahları veren kimdi? Ruanda’da 1994 öncesinde uzun süredir yaşanmakta olan çatışmalar dolayısıyla bir Birleşmiş Milletler (BM) gücü vardı. Daha da önemlisi Fransa 1994 öncesinde Ruanda’da asker bulunduruyordu. BM neden müdahale etmemişti? Fransa soykırımı engellemek için neden bir şey yapmamıştı? Esas tartışılan buydu. BM’nin rolü konusunda tek bir şey söylemek yeter bu kuruluşun ne kadar alçalabileceğini anlamak için. BM gücünün başındaki Kanadalı General Dallaire, Hutuların katliam hazırlıklarını ve gizli silah yığınaklarını erkenden keşfetmişti. Ama müdahale etmesi BM Genel Sekreter Yardımcısı, kendi de Afrikalı olan Kofi Annan’ın çabasıyla engellendi. Soykırımın önünü açan bu Kofi Annan, daha sonra “uluslararası toplum” diye bilinen emperyalist koalisyon tarafından ödüllendirildi ve 1997’den itibaren on yıl boyunca BM Genel Sekreteri olarak görev yaptı! Biz asıl Fransa’ya gelelim. 1994 soykırımı biter bitmez Fransa çalkalanmaya başladı. Fransa’nın Marksist ve anti-emperyalist aydınları, ülkenin hükümetinin, üzerinde çok büyük etkiye sahip olduğu Ruanda yönetiminin soykırım uygulamasını nasıl kollarını kavuşturup seyrettiğini derhâl sorgulamaya başladılar. Her geçen yıl, ortaya Fransa’nın soykırımın bilgisine sahip olduğu halde parmağını bile kıpırdatmadığına ilişkin deliller ortaya çıktı. Çuvala sığmayan mızrağı “araştırmak” üzere şimdiki Fransa cumhurbaşkanı Macron bir tarihçiler ekibi oluşturdu. Arşivlerin, özellikle de Fransız CIA’sı DGSE’nin arşivinin bütünüyle açıldığı söylendi. Geçtiğimiz günlerde bu tarihçiler komisyonu araştırmalarının sonucunu açıkladı. Sürpriz ki sürpriz! Varılan sonucu bütün basın “Fransa aklandı” diye verdi. Fransa’nın soykırımda çok ciddi sorumlulukları vardı ama ülke suç ortağı değildi! Fransa’nın aydınlara hitap eden radyosu France Culture’e çıkan komisyon başkanı Vincent Duclert şöyle dedi: “Mitterrand’ın soykırım karşısındaki durumu ‘körlük’ olarak nitelenmeli. Ortada ‘bilişsel’ (kognitif) bir problem var.” Biz 2004’te, soykırımın 10. yıl dönümünde, o aşamaya kadar biriken delillere yaslanarak “Ruanda 1994: Bir Avrupa Birliği soykırımı” başlığını taşıyan bir yazı yazdık. O yıllar Türkiye solunun ve sendika hareketinin AB fetişizmi içinde geleceği Türkiye’nin AB üyeliğine havale ettiği yıllardı. Sol günde beş defa AB’nin bir “demokrasi, barış ve sosyal adalet odağı” olduğunu söylüyordu. Ruanda deneyimi gözlerin açılmasına yarasa keşke! Şimdi İstanbul Sözleşmesi feshedildi ya. Kendisini “sol” sayan birçok insanımız ve kuruluşumuz AB Komisyonu Başkanı Ursula van der Leyen ile Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Charles Michel’in İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine rağmen Tayyip Erdoğan ile düzenlenen çevrim içi bir toplantıyı iptal etmemiş olmasına içerliyor. Soykırıma duyarsız kalan politikacı tipolojisi İstanbul Sözleşmesi’ne ne ölçüde duyarlı kalabilir? İlahi dostlar! Acaba esas “anlama” sorununu kim yaşıyor?
05:45
April 6, 2021
Metal Fabrikalarından Haberler (Mart 2021)
Metal Fabrikalarından Haberler Mart 2021 Tuzla HT Solar’dan, Bursa Tofaş'tan, Tuzla Chen Solar’dan, HSK Systemair fabrikasından, Eskişehir Roca’dan, Çorlu Epta Soğutma Sistemleri’nden, Bursa Renault'tan ve Gebze'den metal işçilerinin mektuplarını dinleyebilirsiniz.
14:31
March 14, 2021
Fabrikalardan Haberler (Mart 2021)
Fabrikalardan haberler Mart/2021 İzmir’den PTT-Sen direnişçisi, Tuzla CPS Otomotiv’den bir işçi ve Eskişehir’den bir belediye temizlik işçisinin mektuplarını dinleyebilirsiniz!
06:32
March 14, 2021
Sungur Savran: 12 Mart’ın ve 1971 devrimci atılımının 50. yılına sınıf bakışı
12 Mart’ın ve 1971 devrimci atılımının 50. yılına sınıf bakışı İşçi sınıfının öncüsü, bugün ve gelecekte yürüyeceği yolu ancak geçmişte yaşananlardan öğrenerek belirleyebilir. Devrimi kanında canında hisseden gençlik, geçmişte olan bitene sırtını dönerek değil ondan ders alarak ilerleyebilir. 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin 50. yılı, bu topraklarda burjuvazinin işçi sınıfına karşı izlediği politikayı anlamak bakımından yakıcı önemde. Aynı toplumsal mayalanma içinde ortaya çıkan gençlik hareketinin kendine özgü bir önderliği, örgütleri, programı olan bir devrimci harekete dönüşümü ise, işçi sınıfının ve devrimcilerin burjuvazinin bu politikasına karşı mücadelesinde bize eşsiz dersler sunuyor. Türkiye burjuvazisi sosyal ve politik gelişmeye damga vuracak kadar güçlü bir işçi sınıfı mücadelesiyle ilk kez 1960’lı yıllarda tanıştı. Mücadele yükseldikçe, burjuvazi daha önce kendi çıkarları doğrultusunda yaratmış olduğu anayasal ve yasal düzenin karşısına geçti. Evet, bu kadar yalın: 1961 anayasasıyla “çağdaş” bir kapitalist gelişmeye doğru adım atan sanayi burjuvazisi, 60’lı yılların militan grevleri, Türkiye İşçi Partisi’nin 1965 seçimlerinde meclise girmesi, sınıf mücadeleci sendikacılığın tarihimizdeki ilk örneği DİSK’in 1967’de kuruluşu ve bütün bu mücadelelerin doruk noktası olarak 15-16 Haziran 1970 işçi sınıfı ayaklanması karşısında bütün “çağdaşlık” iddialarını bir kenara bırakarak ordunun kanatları altına sığındı. 15-16 Haziran’dan sadece dokuz ay sonra, 12 Mart 1971’de Genelkurmay birlik içinde hükümete ve parlamentoya “muhtıra verdi”. Süleyman Demirel “şapkasını aldı” ve çekildi. Askerin hâkimiyetinde bir hükümet kuruldu. Hükümetin başı Nihat Erim’in ifadesiyle “sosyal uyanışın ekonomik gelişmeyi aştığı” bir durumda işçi sınıfı ve müttefikleri hizaya getirilmeye çalışıldı. Öncü işçilerin 50 yıl önce yaşanan bu askeri müdahalenin kendi sınıflarına karşı burjuvazinin çıkarlarını güvenceye almak için yapıldığını anlamaları bugün 12 Mart olayından çıkarılması gereken en önemli derstir. Ne var ki, işçi sınıfının geleneksel politik hareketi belirli noktalarda kapitalist düzenle bütünleşmiş olabilir. Bu durumda, sınıf mücadelesi devrimcileştikçe sınıfın bu düzen partilerinden nasıl kurtulması gerektiği sınıf politikasının başlıca meselesi haline gelebilir. İşte, Türkiye’de 1970-71 yılları tam da böyle bir kavşağa işaret eder. İşçi sınıfı 15-16 Haziran ayaklanması ile “ben varım ve devrim özlemi içindeyim” demiştir. Nesnel terimlerle ifade edersek, Türkiye’nin proleter devrimler çağına girdiğini ilân etmiştir. Ama var olan işçi partileri TİP ve TKP burjuva düzeni ile bütünleşmiş partilerdir. İşte diyalektiğin çelişkilerle dolu dünyası! 1971 devrimci hareketi bu çelişkiyi pratik devrimci eylemiyle sınıfı ayağa kaldırma yöntemiyle çözmeye çalıştı. Çünkü onlar Küba devriminin ve Vietnam halkının kahramanca direnişinin etkisi altındaydı. Yöntem yanlıştı, amaç doğruydu! Kahramanlık, adanmışlık, dayanışma, gözü peklik, devrime fiilen sahip çıkmak—1971 devrimci hareketi bütün bunlarda ve başka alanlarda bugün bile işçi sınıfı militanlarına örnek olmalıdır. Ama seçilen strateji, yani sınıftan bağımsız olarak devletle hesaplaşmaya girmek, bu hesaplaşmanın sınıfı “uyandıracağını” ve harekete geçireceğini varsaymak, işte bu, açıkça yanlış bir stratejiydi. Ama hiçbir öncü işçi şunu unutmamalıdır: Deniz, Sinan, Mahir ya da İbo, bu devrimciler işçi ve emekçilerin hep içinde bulundu, grevlere, toprak işgallerine, “üretici mitingleri”ne destek vermek için koştu. Onlarınki, kitleyi küçümsemek falan değildi. İşçi sınıfı tarafında uyuyan bir partiler sistemine karşı gençlik aşısıydı. Gelecek onların kahramanlığı ile, ama Leninizmin parti inşası yöntemleriyle kurulacaktır.
05:55
March 11, 2021
Levent Dölek: Memleketimden emperyalizm manzaraları
Memleketimden emperyalizm manzaraları Son dönemde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bazı kararlar çokça tartışılıyor. Söz konusu kararlar HDP’li Demirtaş, CHP’li Berberoğlu, Sorosçu Kavala ile ilgili olduğunda ve Batı’dan eleştiriler yükseldiğinde Erdoğan hemen emperyalizmin baskılarına direniyormuş pozlarına girip düpedüz yargı üstünde baskı kuruyor ve bağlayıcı olan bu kararların uygulanmasını engelliyor. Pek çoklarının da bu pozlara kanıp Erdoğan’ı ve iktidarını emperyalizme karşıymış zannettiğini görüyoruz. Bazıları da bu konularda Erdoğan’ın çelişkilerine işaret etmek için eski defterleri açıyor. PKK ile yürütülen Kürt açılımı, Erdoğan’ın BOP Eşbaşkanlığı ile övündüğü konuşmaları, George Soros’la Erdoğan’ın aynı masada yaptığı görüşmenin fotoğrafları ortaya saçılıyor. Bunlar doğru, eksiği var fazlası yok. Ama Erdoğan’ın sivil ve asker ortaklarıyla yürüttüğü istibdad rejiminin emperyalizm yandaşlığı geçmişe ait bir olgu değildir. Günceldir, canlıdır, bugünün meselesidir. Demirtaş ve Berberoğlu ile birlikte bir dizi milletvekilini hapse yollayan dokunulmazlıkların kaldırılmasının tekrar tartışıldığı bugünlerde, konuya başka bir açıdan yaklaşıp Erdoğan’ın iktidarlarının esas dokunulmazlarının neler olduğuna bakalım. Milli değerler falan değil! Öyle olsa “milletin …” diyen Cengiz kıymetlisi olmazdı herhalde. Onu geçelim. Manevi değerler deseniz, “Bakara Makara” meselesinden oraların da Erdoğan’ın dokunulmazı olmadığını biliyoruz. Kendi “şahsı” bile değil. Öyle olsa kendisine küfür kıyamet şiirler yazan İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ı hediyelere boğmaz, kendisine “aptal olma” diye mektup yazan Trump ile dost olmaktan övünmezdi herhalde. Emperyalizmin suç merkezleri İncirlik Üssü ve Kürecik Radar Üssü, NATO üyeliği, AB ile Gümrük Birliği ve dolar konvertibilitesi… İşte Erdoğan’ın ve istibdad rejiminin dokunulmazları! Lafa değil icraata bakmak şartıyla aksini söyleyebilen beri gelsin. Devam edelim. İstibdad rejimi kendi işine gelmeyen AYM kararlarını uygulatmamak için daha üst bir ahlaki kamuflaj örtüsüne ihtiyaç duyuyor. “Değil mi ki Batı Demirtaş ve Kavala için bastırıyor biz de milli egemenliğimizi savunuyoruz. Bu ülkenin mahkemeleri ne diyorsa o!” Anlatılan hikâye bu. Peki bu hikâyeyi anlatanlar şu günlerde “hukuk reformu” adı altında ne pişiriyor biliyor musunuz? Yabancı sermaye için ticari uyuşmazlıklarda uluslararası tahkim sürecini kısaltacak, kolaylaştıracak ve ucuzlatacak uluslararası arabuluculuk geliyor! Yabancı sermayeye, Singapur Sözleşmesi ülkenin mahkemelerinin üstünde olacak garantisi veriliyor! İşte “yerli ve milli” iktidarın milli egemenlik anlayışı. Bu gerçekleri halkımızın görmesini istiyoruz. Ama görmek de yetmez. Bugün emperyalist boyunduruğa karşı S-400 masallarıyla uyutulmayı reddedip, kanlı canlı sınıf mücadelelerine destek olmak gerek. Amerikan Cargill’e, İsveçli Systemair’e, İspanyol Baldur’a, Alman Döhler’e karşı memleketin direnen işçisine omuz vermek, sesine ses olmak gerek. İşçiler ekmekleri için direnişte. Ve bu direnişlerin ucu tüm memleketi boyunduruk altında tutan istibdadın dokunulmazı emperyalizme dokunuyor. Ekmek mücadelesi hürriyet mücadelesi ile birleşiyor. Yol belli… Değil mi ki Anayasa’da yazan grev hakkı 1963’te Kavel’in fiili greviyle yasalara yazdırıldı. İstibdadın emperyalist sermayeye kalkan olup uygulatmadığı AYM kararları da işgalle, grevle, direnişle uygulatılacak!
03:16
March 10, 2021
Gazi katliamının 26. yıldönümü: Mezhepçiliğe ve ırkçılığa karşı örgütlü mücadeleyi yükseltelim!
Gazi katliamının 26. yıldönümü: Mezhepçiliğe ve ırkçılığa karşı örgütlü mücadeleyi yükseltelim! Türkiye tarihinde işçi sınıfına, başta Kürt halkı olmak üzere ezilen halklara, Alevilere yönelik sayısız katliam yer alıyor. Bu katliamların arkasında ülkeyi yöneten Türkiye burjuvazisi ve emperyalizm yer alırken, bu katliamlarda yeri geldiğinde asker ve polisi, yeri geldiğinde faşist örgütleri ve kontrgerillayı kullandılar. Ne zaman emekçi halkın bağrında bir mücadele dalgası yükselse, karşılık olarak bu katliamları da organize ettiler. İşte, 12 Mart 1995’te gerçekleşen Gazi Mahallesi katliamı da 90’lı yıllarda işçi sınıfının, Alevilerin, Kürtlerin verdiği büyük mücadelelerin önünü kesmek için yapılmıştır. Örgütlenen Alevileri durdurmak için 1988’de Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin kurulması, 1993’te Hacı Bektaş Veli Derneğinin tekrar açılması ve birçok yöre derneğinin kurulması ile Alevi halkı kitlesel olarak örgütlenmeye başlamıştı. Büyük sanayi kentlerinde Alevi halkının yoğunlukla yaşadığı emekçi mahallelerde, sosyalist hareketler de bu örgütlenme dalgasının bir ayağını oluşturuyordu. Türkiye burjuvazisi tarafından tarih boyunca ezilen Alevilerin dalga dalga örgütlenmesi ve mücadelelere başlaması burjuvazi için tehlike çanlarını çalıyordu. Mezhepçiliğe ve ırkçılığa karşı örgütlen, mücadele et! Hâkim sınıflar dünyanın her yerinde emekçi halkı ve işçi sınıfını bölmek, sindirmek, ezmek için türlü araçlar kullanır. Şovenizm, ırkçılık, mezhepçilik de bu araçların en tehlikelilerindendir. Ortadoğu’da da emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri kendi çıkarları için kardeş kavgasını körüklemekten geri durmuyor. Erdoğan ve AKP iktidarı hem ülke içinde hem de uluslararası alanda koyu bir mezhepçi politika yürütüyor. Türkleri Kürtlere, Sünnileri Alevilere karşı kışkırtmak için sürekli bir propaganda yapılıyor. Bugün de Alevilerin evlerinin duvarlarına çarpılar atılıyor, “Defol Alevi” yazıları yazılıyor ve iktidar “bunlar sarhoşların, çocukların işi” diyerek geçiştiriyor. Bu koşullar ve istibdadın bu mezhepçi siyasetinin altında Alevi halkı bugün de bir nefsi müdafaa içinde yaşıyor. Mezhepçilik ve ırkçılık ciddi bir tehlike olarak karşımızda. Faşistlerin, mezhepçilerin örgütlendiği bir yerde biz örgütsüz olursak güçsüz kalırız, tehlikeye açık hâle geliriz. Bu tehlikeyi bertaraf etmenin tek yolu ise tüm emekçi kitlelerin, ezilenlerin, Alevilerin ekmek ve hürriyet mücadelesinde birleşmesinden ve örgütlenmesinden geçiyor. Mezhepçi ve ırkçı politikaların karşısında halkların kardeşliğini ve eşitliğini sağlamak ancak bu birliktelikle mümkün olabilir. İşte tüm bunların sonucu olarak Gazi katliamını sadece yitirdiklerimizin acısıyla hatırlayamayız. Gazi katliamını örgütlenmenin, mücadelenin, direnişin, isyanın çağrısı olarak hatırlamalıyız! Katliamın 26. yıldönümünde bir kez daha haykırmalıyız: Kahrolsun ırkçılık ve mezhepçilik! Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği!
05:12
March 10, 2021
Armağan Tulun: Emekçi kadınların kılavuzu Rosa Luxemburg 150 yaşında!
Emekçi kadınların kılavuzu Rosa Luxemburg 150 yaşında! 150 yıl önce bir Mart günü, 18 Mart 1871’de tarihin ilk proleter devrimi gerçekleşti, ilk işçi sınıfı iktidarı Paris Komünü kuruldu. Ondan sadece 13 gün önce, 5 Mart 1871’de Polonya’da tarihin gördüğü en büyük devrimci kadın, Rosa Luxemburg dünyaya gözlerini açtı. 2021’in Mart ayında hem Paris Komünü’nün hem de Rosa Luxemburg’un 150. yaşını kutluyoruz. Rosa Luxemburg’un doğum günü kutlanmayı fazlasıyla hak ediyor. Çünkü nasıl bir yaşamı olacağını müjdelercesine devrim ile doğdu, devrim için yaşadı, devrim için öldü. Rosa’nın hayatı daha çocukluk yıllarından itibaren mücadele ile geçti. Henüz beş yaşındayken bir yıl boyunca bacağı alçılı bir şekilde yatağa bağlı kalmasının sonucu oluşan bir sakatlıkla mücadeleden kendi anadili dışında Rusça olarak eğitim veren bir okulda Polonyalı bir Yahudi olarak kendini kabul ettirme çabasına kadar hepsi onu hayatının geri kalanında göğüslemesi gereken zorluklara hazırlıyordu adeta. 17 yaşındayken devrimci mücadeleye atıldı. 18 yaşındayken üniversite eğitimi için İsviçre’ye geçti. Burada üniversite okudu ama asıl eğitimini üniversitenin içinde değil dışında aldı. Çünkü İsviçre o dönemde, Rus ve Polonyalı devrimciler için bir sürgün yeriydi. Burada sürekli okuyor, siyasi tartışmalara katılıyordu. Polonya Krallığı Sosyal Demokrasisi (SDKP) isimli partinin kurucuları arasında yer aldı. Bu partiyi henüz 22 yaşındayken, II. Enternasyonal’de temsil etti. 27 yaşındayken o dönemde uluslararası hareketin kalbinde yer alan Alman Sosyal Demokrat Partisi’nde (SPD) çalışmak için Almanya’ya gitmeyi tercih etti. Bu, Rosa Luxemburg’un, pek kimsenin tanımadığı Polonyalı komünist bir kadından dönemin en güçlü sosyal demokrat partisi olan SPD’nin ve hatta II. Enternasyonal’in içindeki tartışmalara damga vuran bir teorisyene, kahraman bir devrimciye dönüşmesi ile sonuçlanan yolculuğun başlangıcı oldu. Rosa Luxemburg, müthiş bir hatipti. Karşılarında daha önce hiç kadın konuşmacı görmeyen işçileri, emekçileri etkiliyor; işçiler arasında “Polonya’dan gelen kadın”ın konuşması ağızdan ağıza yayılıyor, konuşmaları her seferinde onu dinlemek isteyen işçilerle doluyordu. Rosa Luxemburg, sadece iyi bir hatip değil, siyasi kavrayışı yüksek bir teorisyen ve kalemi güçlü bir yazardı. Dünya çapında Marksizmin ağır topları ile bir arada bulunuyor ama fikirleri kimin söylediğine bakmadan sorguluyor, üzerine gidiyor, kendi fikirlerini cesurca savunuyordu. Rosa Luxemburg hareketin içinden çıkan, Marksizmi devrimci özünden, işçi sınıfının iktidarı programından koparmaya çalışan “yenilik getirme” çabalarına karşı, Marksizmin ve proleter devrimin savunucusu olarak tarihe geçti. Alman hareketi içinde bu mücadeleyi revizyonizmin tezlerini çürüterek kazandı. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ile birlikte 1918 Alman devriminin önderlerindendi. Paris Komünü’nün derslerini çıkararak, işçi sınıfının iktidarını bu kez kalıcı olarak kuran Ekim devriminin iki büyük önderinden biri olan Lenin’in gözünde o bir kartaldı. Yaşamı pek çok komünist kuşağın eğitilmesinde bir kılavuz olacaktı. Rosa’yı Lenin’den koparmaya çalışanlara inat, aralarında yaptıkları tüm siyasi tartışmalara rağmen Rosa ve Lenin, birbirinden kopartılamaz; devrim ile karşı devrim karşı karşıya geldiğinde onlar hep aynı saflardaydı. Ekim devriminin diğer önderi, Kızıl Ordu’nun komutanı Trotskiy için küçük ve zayıf haline rağmen kongre kürsüsünde proleter devrimin cisimleşmiş haliydi Rosa. Enternasyonal’in yönetici organı olarak çalışan Uluslararası Sosyalist Büro’nun 1907’de çekilen bir fotoğrafında Rosa Luxemburg, onlarca erkeğin arasında tek kadındır. O kadınların en önünde yürüyeni, tarihin en büyük kadın devrimcisidir. Bugün Rosa Luxemburg 150 yaşında, onun gibi işçi sınıfının iktidarı için mücadele eden emekçi kadınlara yaşamı ile kılavuzluk etmeye devam ediyor. Nice yaşlara Rosa!
03:48
March 10, 2021
Yılmaz Tan: Dış güçler mi burjuva politikası mı?
Dış güçler mi burjuva politikası mı? Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, AKP rejiminin sözcüleri sürekli “dış “mihraklar”dan dem vurup, “faiz lobisi” karşısında “ekonomik kurtuluş mücadelesi” verdiklerini söyleyip duruyorlar. Türkiye kapitalizminin yönetim koltuğunda neredeyse 20 senedir oturan AKP/Erdoğan döneminde Türkiye ekonomisinin 2002 sonunda 129.6 milyar dolar olan dış borcu 2020 yılında 435 milyar dolara, 2002 yılında 15 milyar dolar olan dış ticaret açığı 2020 yılında 50 milyar dolara çıktı. Geçen 18 yılda iç ve dış borçlar için kamu kaynaklarından toplam 500 milyar dolar faiz ödendi. AKP/Erdoğan bütün bunların sorumlusunun “dış güçler” olduğuna halkı inandırmaya çalışıyor. Biz uluslararası sermaye çevrelerinin, emperyalist tefecilerin bu bakımdan masum olduklarını iddia edecek değiliz. Ancak AKP hükümetlerinin aldıkları önlemlerin, izledikleri politikaların 20 yıl boyunca ülke ekonomisinin yabancı sermayeye olan bağımlılığını ortadan kaldırmak bir yana perçinlemesinin altında hangi “yerli” güçlerin yattığını da sorgulamak istiyoruz. Zira bu bağımlılık, bir anlamda mali boyunduruk, emekçileri doğrudan ilgilendiriyor; onların yarattıkları değerin bir kısmının dışarıya akıtılmasına, yoksullaşmaya, işsizliğe yol açıyor. Yabancı sermayeye bağımlılığın temelinde Türkiye kapitalizminin dünya pazarıyla bütünleşme biçiminin çelişkileri yatıyor. Teknolojik açıdan görece geri, bu nedenle üretim yapısı ithalata bağımlı Türkiye burjuvazisinin daha fazla kâr peşinde 80’lerden itibaren korunaksız bir biçimde dünya pazarına yönelmesi AKP’den önce olduğu gibi AKP hükümetleri döneminde de kronik bir dış ticaret açığına yol açıyor. Daha yeni açıklanan dış ticaret verileri, dış ticaret açığının yüksek ve orta-yüksek teknoloji ürün toplamında geçtiğimiz 5 yılda 190 milyar doları aştığını ortaya koyuyor. İthalata olan bağımlılıkta en büyük pay sahibinin 1.000 ihracatçı firma olduğunu biliyoruz. Bizim burada asıl işaret etmek istediğimiz nokta şudur: AKP’nin yıllardır izlediği politikalara yön veren, onların manevra alanını (politik öncelikler, “mega projeler”, “Beşli Çete”) belirleyen de sınırını çizen de bu yapısal bağımlılık oldu. Türkiye büyük burjuvazisinin dünya pazarında yer edinmek, artı-değer, yani sömürü pastasından daha fazla pay alması çabasında yabancı sermaye girişlerine olan bağımlılığı devam etti. Bunun içindir ki AKP/Erdoğan ne yapıp edip uluslararası sermaye çevrelerine ekonomik istikrar ve yatırım ortamı vadetmeye devam etti. 2005 yılında başbakanken “Yatırım için dünyanın tüm girişimcileriyle görüşürüm. Bakanlarıma da her yerde görüşmelerini tavsiye ederim. Çünkü ben ülkemi adeta pazarlamakla mükellefim.” diyen Erdoğan, cumhurbaşkanı iken de kısa süre önce döviz rezervlerinin erimesi karşısında, “ülkemizi riski az, güveni yüksek, kazancı tatminkar bir cazibe merkezi haline getirmekte kararlıyız” demek zorunda kaldı. Bu vaadi yerine getirmek bakımından pek başarısız olduğu da söylenemez. Bu tespitler bizi şu sonuca götürüyor: Erdoğan’ın “tek adam rejimi”nin ya da “maceracı” ekonomi politikasının arkasında yatan, onu besleyen ancak onun sınırlarını da çizen “büyük resmi” iyi görebilmek, bu politikaların nihayetinde sınıfsal bir tercihin ürünü olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Yabancı sermayeye olan bağımlılığı gerçekten kırmak istiyorsak çözümü Türkiye büyük burjuvazisinin kendi içindeki paylaşım mücadelesinden ziyade bugün Karaman’daki Döhler, Kocaeli’ndeki Baldur, Dilovası’ndaki Systemair HSK fabrikalarında verilen mücadelelerde aramalıyız.
04:48
March 9, 2021
Yarı askeri rejimde sivil anayasa olmaz! Yeni bir düzen devrimsiz kurulmaz!
Yarı askeri rejimde sivil anayasa olmaz! Yeni bir düzen devrimsiz kurulmaz! AKP iktidarı bir kez daha “yeni ve sivil bir anayasa” tartışmasını ülkenin gündemine taşıdı. Hiçbir söylediği ile yaptığı birbirini tutmayan AKP ve Erdoğan’ın bu iddiası da tabii ki gerçeği yansıtmıyor. Her şeyden önce “sivil” anayasa iddiası son derece gülünçtür. Erdoğan 2014 yılından başlayarak ve 15 Temmuz darbe girişiminden sonra açıkça iktidarı doğrudan orduyla paylaşmaktadır. Türkiye yarı askeri rejimle yönetilirken sivil anayasadan bahsedilemez. Dert yeni anayasa yapmak değil, eski iktidarı korumak AKP ve MHP’nin yeni anayasayı, 2023’te yapılacak (ya da daha erkene alınacak) seçimlerden sonra oluşacak meclise havale edeceği anlaşılıyor. Dolayısıyla da bu tartışma adım adım bir sonraki meclis aritmetiğinin belirlenmesine odaklanacak, seçim sisteminin değiştirilmesi tartışması öne çıkacaktır. Elbette yapılacak öneriler, AKP ve müttefiklerinin aldığı oya göre daha fazla milletvekili çıkartmasını sağlayacak nitelikte olacak. Değiştirilmesi gereken Anayasa’dan önce müstebit iktidardır Kenan Evren’in bile hayal etmediği yetkilerle ülkeyi yöneten Erdoğan 12 Eylül darbesinin ürünü olan Anayasa’yı değiştirmekten bahsediyor. Kaldı ki pek çok değişikliğe uğrasa da 12 Eylül’den kalan bu Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklere dair pek çok maddesi uygulanmıyor. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, sendika hakkı, grev hakkı, hepsi istibdadın keyfi kararlarıyla çiğneniyor. Emekçi halkın temel hak ve özgürlüklerini kullanması için anayasa değişikliğine değil, iktidar değişikliğine, istibdad rejimine son verilmesine ihtiyaç var. Yeni bir düzen için Zincirsiz Kurucu Meclis ve işçi emekçi iktidarı Mevcut istibdad rejiminin, baskı altındaki seçimleriyle oluşturulan, zincire vurulmuş ve yetkisizleştirilmiş meclis bugün yasa dahi yapamıyorken, yeni seçimlerden anayasa yapacak bir meclis beklemek de hayaldir. Emekçi halkın ekmek ve hürriyet mücadelesinin üzerinde yükselecek, zincirsiz bir Kurucu Meclis olmadan “yeni” bir anayasadan bahsedilemez. Zincirsiz Kurucu Meclis’e giden yol da anayasa tartışmalarından değil, genel grevlerden, fabrika işgallerinden, boykotlardan, direnişlerden geçecektir. Önce işçi sınıfının iktidar olduğu yeni düzen kurulacak, sonra bir anayasa yazılacaksa o zaman yazılacaktır.
02:18
March 7, 2021
Paris Komünü 150 yaşında!
Paris Komünü 150 yaşında! “Paris’in proleterleri egemen sınıfların yenilgilerinin ve ihanetinin ortasında, kamusal işlerin yönetimini kendi ellerine alarak mevcut sorunları çözmelerinin zamanının geldiğini kavradı. (...) Kendi kaderlerinin efendileri hâline gelmelerinin ve iktidar gücünü ele geçirmelerinin en önemli görevleri ve mutlak hakları olduğunu kavradılar.” (Ulusal Muhafız Merkez Komitesi, Paris, 21 Mart 1871) Bundan tam 150 sene önce, Paris’in işçi ve emekçi halkı, tarihin ilk işçi iktidarını kurduklarını yukarıdaki bildirge ile ilân etti. 72 gün boyunca Paris’e egemen olan işçi sınıfı, tarihin gördüğü ilk proletarya diktatörlüğünü kurdu. Paris devriminin ardından yapılan delege seçimlerinde, doksan delegeden yetmiş ikisi işçilerden oluşuyordu. Engels’in deyimiyle proletarya diktatörlüğünün neye benzediğini görmek isteyen Paris Komünü’ne bakmalıydı. Marx, Paris Komünü’nde o ana kadar içi doldurulmamış olan “proletarya diktatörlüğü” kavramının temel ilkelerini görüyordu. 1871: ilk işçi iktidarı 1870 yılında, Prusya-Fransa arasında başlayan paylaşım savaşı, Paris Komünü’ne giden yolu hazırladı. Savaş, savaşın beslediği yoksulluk ve hükümetin zayıflığı, tarihte bir devrime daha zemin hazırlıyordu. Fransa’nın savaştaki ağır yenilgileri sonucu devrimin ilk dalgası ile Bonapartizm kavramına adını veren diktatör III. Napolyon devrilmiş ancak burjuvazinin temsilcileri iktidarı gasp ederek 4 Eylül günü Ulusal Savunma Hükümeti’ni kurmuştu. Burjuvazi ise Paris’e yaklaşmakta olan Prusya birliklerinden daha çok Ulusal Muhafızlar bünyesinde silahlanan Parisli işçilerin giderek güçlenmesinden korkuyordu. Böylece hükümet, silahlı Paris’ten duyduğu korku ile Prusya’ya teslim oldu. Hükümet teslim olurken, Ulusal Muhafızlar kendini yeniden örgütlemiş, tabanı tarafından seçilen Merkez Komitesi’ne yönetimi vermişti. Ekim devriminin iki büyük önderinden biri olan Trotskiy’in ifadesiyle, silahlı proletarya gerçekte kentin efendisiydi, elinin altında tüm nesnel iktidar araçları –top ve tüfekler– bulunuyordu, fakat bunun farkında değildi. Yenilgi ve zafer Komün tarafından gerçekleştirilen tüm ileri adımlar, el yordamıyla yapılanlardan ibarettir. Lenin, Trotskiy ve nice teorisyen tarafından Komün’ün yenilgisi defalarca ele alınmıştır. Ancak Komün’ün en temel dersi, önderlik eksikliğinin sonuçları olmuştur. Trotskiy 1921 yılında komün dersleri üzerine yazdığı yazının son paragrafında şöyle demektedir: “1871’in savaşçılarının kahramanlıktan yana eksikleri yoktu. İhtiyaç duydukları şey, yöntemde açıklık ve merkezi bir önder örgüttü. Bu yüzden yenildiler.” Sınıf içerisinde günbegün disiplinli çalışma yürüten, biriktirdiği deneyimle hareketin ihtiyaçlarını tespit edip buna göre politika geliştiren devrimci bir partinin yokluğu, Paris işçi sınıfının iktidara hazırlıksız yakalanmasına sebep olmuştur. İşçi sınıfına burjuvazi tarafından enjekte edilen yasallığa ve devlet kurumlarına duyulan saygı, devrimciler öncülüğünde vaktinde parçalanamamıştır. Ne var ki dönemin devrimcileri, Paris Komünü’nden öğrenmiştir. Tarihin işçi sınıfının önüne çıkardığı fırsatlarda öncü partinin rolü, Bolşevizmde vücut bulmuştur. Nihayet 1917 Ekim devriminde bu parti işçi sınıfını zafere taşımış ve tarihin ilk işçi devletinin kurulmasına giden yolu hazırlamıştır. 150 yıl sonra, Afrika’dan Latin Amerika’ya birbiri ardına gerçekleşen isyan ve devrimlerin kucağındaki 21. yüzyılın dünyasında ise; Paris Komünü’nün derslerini anlamak, günümüz sosyalistleri ve devrimci partileri için büyük önem taşıyor.
07:24
March 6, 2021
Başyazı: Düzen siyaseti sana karşı birleşiyor! Sen sınıf siyasetinde birleşmelisin! (Mart 2021)
Düzen siyaseti sana karşı birleşiyor! Sen sınıf siyasetinde birleşmelisin! Aşılama başladı ama vaka sayıları azalacağı yerde artıyor. Halka salgın kısıtlamaları, AKP’ye “lebaleb” kongreler… Merkez Bankası başkanı değişti, Hazine Bakanı Berat Albayrak gitti ama ekonomi kötüye gitmeye devam ediyor. İşçi aş, işsiz iş, esnaf yardım, çiftçi destek bekliyor ama musluklar sadece ama sadece patronlar için açılıyor. Halka nutuk atarken emperyalizme sayıp dökenler, NATO’nun Irak operasyonunun ihalesini alıyorlar. Hukuk reformu diyorlar adaletsizlik ayyuka çıkıyor. Yeni Anayasa diyorlar mevcut Anayasa’yı her gün çiğniyorlar. İşçi emekçi anayasal haklarını kullanıp sendikalaşınca işten atılıyor, yürüyüş yapınca gazla copla karşılaşıyor. İnsan hakları eylem planı diyorlar, Boğaziçili öğrenciler iktidarın talimatıyla tutuklanıyor, çıplak aramaya isyan eden kadınlar bir de üstüne iktidar sözcülerinin hakaretlerine maruz kalıyor. Emekçi halk hürriyet istiyor karşılığında baskı görüyor. Vatandaşa eleştirmek, muhalefet etmek yasak, iktidara, yandaşa ise küfür, hakaret, iftira serbest. Dikiş tutmayan bir sömürü düzeninin ve halkı baskı altında tutmaktan başka hiçbir yönetim becerisi olmayan bir istibdad rejiminin tablosu bu! Bu düzen, bu düzensizlik böyle gitmez, gitmeyecek! Çözümü mevcut baskıcı iktidarın karşısındaki burjuva, Amerikan muhalefetinde aramak ise boşuna bir çaba. İşte AKP’ye karşı umut olarak pazarlanan İstanbul belediyelerinin makyajı, işçiyle karşı karşıya gelince hemen akıverdi. Altından çıkan yüz Erdoğan’a ne kadar da çok benziyor! Hakkını arayan işçiye AKP’ye hizmet ediyorsunuz diye iftira atmak! CHP’li muhtarların işçinin grevine saldırması için polise şikâyette bulunmak, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun “AKP militanı” dediği kaymakamları göreve çağırmak! Açlık sınırı civarındaki ücrete hayır dediği için şımarık demek! Nihayet grev kırıcı olarak otopark mafyasını devreye sokarak Erdoğan’ın yanında Bahçeli’ye de selam çakmak! Konu sınıf çıkarları olduğunda nasıl aynılaşıyorlar. Sadece görüntüde, söylemde de değil, bizzat eylemde nasıl da birleşiyorlar. Sömürü düzenini korumak için nasıl birbirlerine sarılıyorlar. Çözümleri sadece sermaye ve emperyalizm için… İstibdad rejimi bunları sağlayabiliyorsa Erdoğan’la ve ortaklarıyla devam! Sağlayamıyorsa düzenin devamı için lastik değişikliği. Bu düzende emekçi halka çözüm yok! Salgında ölüm, ekonomide acı reçete, hakkını aradığında sopa, emperyalist ve sömürgeci maceralarda yine ölüm var! İşte bu yüzden çözüm sınıf siyasetindedir diyoruz. İstibdad rejimi ülkeyi çöküşe götürürken, işçi sınıfı ve emekçi halk kendi bağımsız çözümü etrafında birleşmeli ve örgütlenmeli. İşçilerin grevlerinde, direnişlerinde, öğrencilerin isyanında, ekmek ve hürriyet mücadelesinin capcanlı alanlarında tutturulan ortak dil, paylaşılan duygular, birliğin hissettirdiği güç bu düzeni değiştirmek için neye ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Aynılar aynı yere ayrılar ayrı yere! Daha önce kime oy vermiş, hangi memleketten gelmiş olursa olsun fark etmez! Düzenin bizi bölmek için istismar ettiği ne kadar ayrışma varsa hepsini aşmalıyız! Düzen siyasetinin karşısına sınıf siyaseti ile çıkmalıyız ve örgütlenmeliyiz. Ekmek ve hürriyet mücadelesini birleştirmeli ve yükseltmeliyiz!
03:27
March 6, 2021
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun! Emekçi kadınlar en öne! Yaşamını, ekmek ve hürriyeti savunmak için örgütlenmeye!
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun! Emekçi kadınlar en öne! Yaşamını, ekmek ve hürriyeti savunmak için örgütlenmeye! Emekçi kadınlar en öne! Yaşamını, ekmek ve hürriyeti savunmak için örgütlenmeye! Kapitalist sistem 8 Mart’ı “sevgililer günü” gibi bir hediye alıp verme gününe dönüştürmeye çalışıyor. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün mücadelelerle ve bedellerle dolu tarihi, bize bu günü anlamına uygun şekilde kutlama sorumluluğu yüklüyor. Tacize, şiddete, sömürüye, istibdada, yoksulluğa karşı emekçi kadınlar en öne! Bugün her gün bir yanda kadın cinayeti haberi alırken diğer yanda devlet erkânından kadına şiddete karşı mücadele nutukları dinlemeye devam ediyoruz. Kadınların yaşamının korunmasına yönelik hiçbir tedbiri zamanında uygulamayan istibdad ise polisi ve yargısıyla tecavüzcülere kol kanat germeye, fırsatını bulduğunda kadına yönelik şiddete karşı düzenlemeler içeren 6284 sayılı kanuna ve İstanbul Sözleşmesi’ne açıkça saldırmaya devam ediyor. Üstelik kadın düşmanı politikaların sözcülüğünü de çoğu zaman en üst merciden AKP’nin Grup Başkanvekili Özlem Zengin’in ağzından yapıyor. Bu topraklarda Abdülhamid’in istibdadına karşı 1908 Hürriyet devriminin içinde, Türkiye’de bir devrim provası gibi yaşanan 15-16 Haziran büyük işçi ayaklanmasında, daha nicelerinde kadınlar mücadelenin içindeydi, ama Özlem Zengin’e bakarsanız AKP iktidarına kadar kadının adı yokmuş. Karakollarda çıplak arama dayatmasının sayısız örnekleri her gün ortaya çıkıyor ama Zengin’e göre Türkiye’de bu da yok. Sanki böyle bir aşağılanmaya maruz kaldığında söylemek kolaymış gibi, bunu hemen dile getiremeyen kadınları utanmadan onursuzlukla, ahlaksızlıkla suçluyor. Hatta o kadar ki kadınlar, Türkiye’de seçme ve seçilme hakkını gerçek anlamda AKP iktidarları döneminde elde etmiş. Meclisin yetkisizleştirilip zincire vurulduğu, memleketin kayyımlarla yönetildiği, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırıldığı bir istibdadın çatısı altında “gerçek anlamda” hangi seçme ve seçilme hakkından bahsediyorsunuz? Erkek egemen kapitalist sisteme karşı emekçi kadınlar en öne! Devrim için örgütlenmeye! Erkek egemen kapitalist sistem, kadının ucuz işgücünden, görünmeyen emeğinden kendi kendine vazgeçmeyecek; sistem ayakta durduğu müddetçe cinsiyetçi politikalarını her gün yeniden üretmeye devam edecektir. Emeğimizi, ekmeğimizi, yaşamımızı ve geleceğimizi savunmak için örgütlü olmalıyız. Kadınların gerçek eşitliği ve kurtuluşu, yalnızca kadınların omuzlarına yıkılan sorumlulukların toplum tarafından üstlenilmesiyle mümkün olabilir. Bu da mevcut sistemin kökten değişmesi demektir. İşçi kadınların, emekçi kadınların gücü, kendini dün de bugün de mücadelelerde gösteriyor. Emekçi kadınlar dün olduğu bugün de erkek egemen kapitalist sisteme karşı mücadele ediyor. Dün olduğu gibi bugün de istibdada karşı hürriyet için mücadele ediyor. Emekçi kadınlar devrim için de örgütlenmeli ve öne çıkmalıdır. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle; tüm emekçi kadınları, sorunlarımızın ana kaynağı ve dolayısıyla tek muhatabı olan erkek egemen kapitalist sisteme karşı Devrimci İşçi Partisi saflarında örgütlenmeye çağırıyoruz! Çağrımız işçi sınıfının yeni zaferlerinin kıvılcımını ateşlemek, kadınların kurtuluşunun yolunu açmak için mücadeleye omuz verme çağrısıdır.
05:56
March 6, 2021
Armağan Tulun - En eski yöntem
En eski yöntem Kadınların kurtuluş mücadelesinin tarihine emekçi kadınlar tarafından yazılan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, kadınların erkek egemen kapitalist sistem koşullarında maruz kaldıkları ayrımcılığa, şiddete, baskı ve tahakküme karşı bir mücadele günü. Patronların süslü laflarla, sermayenin kadın düşmanı yanını gizlemek için söyledikleri “bizim için her gün 8 Mart” sözleri yalan ama kadınların her gün erkek egemenliğine ve kapitalizme karşı verdikleri mücadele gerçek. 8 Mart bir mücadele günü ve onlar için değil ama bizim için her gün 8 Mart. O yüzden de mücadele tek güne sığmıyor. Koronavirüs vakalarının resmi olarak açıklanması bakımından 2020 8 Mart’ı neredeyse bir milad. İlk vaka 11 Mart’ta açıklanmıştı. Aradan geçen zamana bakınca evet, salgın emekçi kadınlar açısından yaşamı çok daha zor bir hâle getirdi ama bununla birlikte kadınlar erkek egemenliğinin kendilerine yönelttiği birçok saldırıyı püskürttü, mücadelelerde ön plana çıktı. Bu koşullar altında dahi yeni kazanımlar elde etmenin elimizde olduğunu gösteren örnekler yarattı. İstibdad rejimi, kadına yönelik şiddete karşı mücadelede hükümetlere belli yükümlülükler getiren İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmayı düşündüğünü ağzına aldı, kadınlar meydanlara döküldü. Petrol-İş’in, Birleşik Metal-İş’in, Teksif’in ve bir dizi başka sendikanın örgütlü olduğu fabrikalar mücadele mevzileri olarak yükseldi. Emekçi kadınlar, mücadelede öne çıktı. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde, yine fabrikalarda kendi vardiyalarında işçiler erkek egemenliğine, şiddete, tacize, tecavüze karşı en yaygın sesi yükseltti. Koronavirüs salgını koşullarında işçileri ölümüne çalıştıran Vestel’de, işçi düşmanı 25/2’den işten çıkarma tehdidine rağmen sesini yükselten, birbirine sahip çıkan işçiler arasında yine emekçi kadınlar en öndeydi. Deriteks sendikasında örgütlendikleri için SF Trade tekstilden atılan dört işçi kadın direnişçi, salgın nedeniyle fiili olarak direnişe ara vermek zorunda kaldı ama her fırsatta kararlılıklarını, mücadeleden vazgeçmeyeceklerini gösterdi. Ağustos sonunda gerçekleşen CPS Otomotiv grevinde de, bugün hâlâ hakları için sürdürdükleri mücadelede de işçi kadınlar en öndeydi. Geçtiğimiz yıl 8 Mart’ı asgari ücretle ve sendikasız şekilde geçiren Tuzla’daki Chen Solar fabrikası, bu yıl sendikalı ve biri kadın üç temsilcisinin önderliğinde 8 Mart’a hazırlanıyor. Patronun, sendikalaşmayı ücretsiz izin dayatması ile engelleme girişimine, üretimi durdurarak cevap vermiş olmanın deneyimi ile… Kadınlar mücadele ediyor, kararlılıkla haklarını savunuyor ve örgütlü güçle kazanıyor. Koronavirüs salgınının ardından hiçbir şey eskisi gibi olmayacak deniyor. Ortalıkta “yeni normal” diye bir laf dolaşıyor. Oysa Koronavirüs koşullarında sadece emekçi kadınların öne çıktığı mücadelelerin değil, tüm işçi sınıfı mücadelelerinin bize gösterdiği, kazanılan hakların, hakkımızı da, sağlığımızı da, yaşamımızı da, geleceğimizi de savunmanın “en eski” yöntemlerle mümkün olduğu. Bu yıl 8 Mart’ı örgütlerken de dönemin koşullarına uygun yeni yöntemler bulmaya çalışmak yerine, fabrikaları, iş yerlerini merkeze alan bir çizgi benimseyelim. 8 Mart’ı tarihimize yazan kadınların mücadelesindeki daha iyi ücretler, çalışma ve yaşam koşullarını temsil eden ekmek ve gülün birliğinin yanına hürriyeti de ekleyelim. Emekçi kadınları ekmek, gül ve hürriyet mücadelesinde en öne çağıracak, bu zeminde birleştirecek bir 8 Mart için seferber olalım.
03:22
February 22, 2021
Emekçi kadınlar en öne! Ekmeğimizi ve yaşamımızı savunmak için örgütlenmeye!
Emekçi kadınlar en öne! Ekmeğimizi ve yaşamımızı savunmak için örgütlenmeye! Salgın ve ekonomik kriz sistemin ilk gözden çıkardıklarının kadınlar olduğunu bir kez daha ortaya koydu ama eşitsizlik ve ayrımcılık ile mücadele, esasında kadınların her dönemdeki gündemi. Kadınlar bu sermaye düzeninin ve erkek egemenliğinin yarattığı, istibdadın ise beslediği cinsiyetçi politikalarla çalışma hayatından ev hayatına kadar yaşamın her alanında karşı karşıya kalıyor. Ayrımcı muameleler henüz iş görüşmelerinden başlıyor. Erkeklerin muhatap olmadıkları sorular, kadınlara bir işe alınma şartı olarak soruluyor. Aynı işlerde daha düşük ücretlere çalıştırılan kadınlar esnek çalışma saatlerine, güvencesizliğe itiliyor. Üstelik kadınların mesaisi eve geldiklerinde de devam ediyor. Ev işlerine koşturulan kadınlar ayrıca erkek şiddetine, baskıya, tehdide maruz bırakılıyor. Şiddet ve baskı, kadınları hizada tutmanın bir aracı olarak kullanılıyor. Kadınların yaşamının korunmasına yönelik hiçbir tedbiri zamanında uygulamayan istibdad ise polisi ve yargısıyla tecavüzcülere kol kanat germeye devam ediyor. Bir yanda günde en az 3 kadının ölüm haberini alırken diğer yanda devlet erkânından kadına şiddete karşı mücadele nutukları dinlemeye devam ediyoruz. Hâlbuki şiddet failleri uyguladıkları şiddeti videoya alıp sosyal medyada yayınlasa dahi bunun bile mahkemeler için yeterli bir tutuklama sebebi kabul edilmediğini biliyoruz. Elini kolunu sallaya sallaya serbest bırakılan faillerin, soluğu yine şiddete maruz bıraktıkları kadınların yanında aldığına, kağıt üzerinde kalan tedbirlerin gerçek bir koruma sağlamadığına her gün tanık oluyoruz. Erkek egemen kapitalist sisteme karşı örgütlenmeye! Tüm bunlara karşı fabrikalarına sendikayı sokan, meydanlarda seslerini yükselten, bulundukları her alanda mücadele eden kadınlar elbette var. Yılların mücadeleleri sonucunda çıkan bir nebze de olsa koruyucu yasalara el uzatan istibdada geri adım attıran, tecavüzcüye af yasasına geçit vermeyen, kadınların kararlı duruşuydu. Şiddete, tacize, tecavüze uğrayan kadınların sesine hiç tanımadığı on binlerce kadın ses olabiliyor. Ancak bu mücadele samimi de olsa, her sene yüzlerce kadının katledilmesinin, binlercesinin şiddete, tacize uğramasının önüne geçemiyor. Kadınların hayatı, son kertede sosyal medyada düzenlenen kampanyaların başarı ihtimaline emanet ediliyor. Verilen mücadelenin kendi önüne koymuş olduğu hedeflere yetişemediği bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Nisbî iyileştirmelerle yetinmek, elimizdekileri de yitirmemek için mücadele etmeye dönüşüyor. Gündelik hayatımızda karşılaştığımız onlarca sorunun kalıcı olarak ortadan kaldırılmasının tek yolu ise sorunun esas kaynağını aramaktan geçiyor. Devrim saflarında örgütlenmeye! Erkek egemen kapitalist sistem kendi iradesiyle kadının ucuz işgücünden, görünmeyen emeğinden vazgeçmeyecek; sistem ayakta durduğu müddetçe cinsiyetçi politikalarını her gün yeniden üretmeye devam edecektir. Kadınların gerçek kurtuluşu, yalnızca kadınların omuzlarına yüklenen sorumlulukların toplum tarafından üstlenilmesiyle mümkün olabilir. Erkek egemen kapitalist sisteme ve yürütücüsü istibdad rejimine karşı cevabımız, birliğimiz ve örgütlülüğümüz olmalıdır. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yaklaşırken; tüm emekçi kadınları, sorunlarımızın gerçek yaratıcısı ve dolayısıyla tek muhatabı olan erkek egemen kapitalist sisteme karşı Devrimci İşçi Partisi saflarında örgütlenmeye, mücadeleye omuz vermeye çağırıyoruz!
04:16
February 22, 2021
Metal fabrikalarından haberler (Şubat 2021)
Metal fabrikalarından haberler Tuzla HT Solar’dan, Tuzla Chen Solar’dan, Dilovası Systemair HSK fabrikasından, Bursa SCM’den, Bursa Tofaş'tan, Bursa OYAK Renault'dan, Gebze’den metal işçilerinden gelen mektupları ve haberleri bu podcast kaydından dinleyebilirsiniz. 
18:29
February 14, 2021
Fabrikalardan Haberler (Şubat 2021)
Fabrikalardan Haberler İzmir'den bir kargo işçisinin, Tuzla CPS Otomotiv’den bir işçinin ve Tuzla Sedef Tersanesi’nden bir işçinin yazmış olduğu mektupları podcast olarak dinleyebilirsiniz.
05:43
February 14, 2021
Düzen siyasetinde çözüm yok: Muhalefetin istediği erken seçim iktidarın silahına dönüşebilir
Düzen siyasetinde çözüm yok: Muhalefetin istediği erken seçim iktidarın silahına dönüşebilir Erdoğan ve müttefikleri ellerinde olsa elbette 2023’e kadar herhangi bir erken seçim olmadan iktidarda kalmak isterler. Ancak ekonomideki çöküş tablosu ile AKP-MHP’nin seçmen tabanına da sirayet eden ve giderek artan hoşnutsuzluk bunun hiç de kolay olmayacağını gösteriyor. Ekonomideki kötü gidişi durduracak hiçbir çözümleri yok. Kapitalist sisteme ve sermayenin sınıf çıkarlarına tamamen bağlı olan Erdoğan ve iktidarının yapabildiği, kaçınılmaz çöküşü “ağrı kesici” yöntemlerle ertelemek ve emekçi halkın tepkisini istibdadın şiddetiyle bastırmaktan ibaret. Ama artık ne ekonomik krizin yıkıcı sonuçları daha fazla ertelenebilir ne de emekçi halkın tepkisi sonsuza kadar bastırılabilir durumda. Bunu en iyi istibdad cephesi görüyor. Erdoğan ve Bahçeli’nin sene başında baş başa yaptıkları ev toplantılarının başlıca gündeminin bu olduğuna şüphe yok. Ellerinde kendileri için hiç de hoş olmayan epey anket birikmiş durumda. Muhalefet de aynı anketleri görüyor ve bu yüzden en yüksek sesle “erken seçim” talebini gündemde tutuyorlar. Erdoğan’ın havucu Bahçeli’nin sopası Erdoğan ve Bahçeli bu baskıyı kırmak amacıyla uzunca bir süredir alttan alta muhalefeti bölmek ve parçalamak için yürüttükleri faaliyetleri hızlandırdılar. Son yerel seçimlerde büyükşehirleri kaybetmelerine neden olan HDP’nin Millet İttifakı’na dışarıdan destek verdiği modeli parçalamayı hedefliyorlar. CHP’de Kılıçdaroğlu-Kaftancıoğlu eksenine karşı Muharrem İnce’yi; İyi Parti’de ise Meral Akşener-Koray Aydın merkezine karşı Ümit Özdağ’ı kopartmayı başardılar. Erdoğan’ın, Milli Görüş’ün önde gelen isimlerinden Oğuzhan Asiltürk’ü ve “hocaefendi” olarak hitap edilen Nedim Urhan’ı ziyareti, Saadet Partisi’nin de hedefte olduğunu gösteriyor. Erdoğan ve Bahçeli’nin bu isimleri, Cumhur İttifakı’na katmaları zor. Amaçları da söylendiği gibi Cumhur İttifakı’nı genişletmekten ziyade karşı tarafı bölmek. Bunun için de ellerindeki en etkili yöntem düzen muhalefeti cephesi içindeki her türlü ırkçı, mezhepçi ön yargıyı kaşımak, HDP’yi şeytanlaştırmak ve yerel seçimlerde muhalefete kazandıran modelin tekrarını imkânsız hâle getirmek. Tabii bu konuda manevi ve siyasi baskı her zaman yeterli olmuyor. Gelecek Partisi’nden Selçuk Özdağ’a, Yeniçağ gazetesi (İyi Parti çizgisi) yazarı Orhan Uğuroğlu’na ve KRT televizyonu programcısı eski Ülkü Ocağı reisi Afşin Hatipoğlu’na yönelik “faili belli” seri dayak ve saldırı vakalarının “ikna edici” rolü küçümsenmemeli. Elbette ki HDP’nin kapatılması tartışması da bu gündemin bir parçası. HDP’yi (Kürt hareketini) olası bir erken seçime katılmasını engelleyecek bir zamanlama ile kapatmak, HDP kapatılırsa yerine bir değil, birden fazla parti kurulmasını sağlamak ya da HDP’yi hazine yardımından mahrum bırakıp bölünmesine yol açmak, olası seçenekler olarak karşımıza çıkıyor. Ayhan Bilgen ve Altan Tan’ın yeni muhafazakâr Kürt partisi eğilimi bu anlamda istibdad cephesinden büyük bir ilgi ve destek görüyor. Hulusi Akar’ın Erbil ziyareti ile Kürt siyasi hareketi içinde Barzaniciliğin önünün açılacağı sinyalleri veriliyor. Yani kapatma tehdidi, baskılar, tutuklamalar, kayyımlar ile yürütülen sopa politikasının yanında bir havuç politikası da devrede. Erdoğan ve Bahçeli’nin muhalefetin Millet İttifakı kanadını HDP umacısıyla, HDP’yi de havuç sopa politikasıyla bölme çabası karşılık bulduğu ölçüde, siyasi partiler yasası ve seçim sisteminde yapılacak ince ayarlarla birlikte bir anda muhalefetin erken seçim taktiği istibdad cephesinin silahına dönüşebilir. Tek alternatif emekçi halkın tepkisini örgütlemek Halkın istibdada karşı ekmek ve hürriyet isteğini suistimal eden Amerikan muhalefetine asla güvenilmemesi gerektiğini söylüyoruz. 
06:28
February 9, 2021
Başyazı: Sermayeye ve emperyalizme reform, emekçi halka acı reçete (Şubat / 2021)
Başyazı: Sermayeye ve emperyalizme reform, emekçi halka acı reçete Aylardır Erdoğan’ın reform vaadi konuşuluyor. Bu vaadin içeriğini halk öğrenmiş değil. Çünkü adı “reform” konmuş olan bu politikalar dışarıda emperyalist merkezlerle içeride de sermayenin örgütleriyle müzakere ediliyor. Reform için AKP iktidarının görüşmediği patron örgütü kalmadı. Artık iyice ayıp olacağını düşünmüş olacaklar ki sonunda Türk-İş başkanını da saraya çağırdılar. Ergün Atalay o görüşmede bir rapor sunmuş, özellikle de ücretsiz izin uygulamasının sendikalaşmaya karşı suistimal edildiğini söylemiş. Erdoğan’ın ne dediğini açıklamıyorlar ama biz Karaman’da sendika üyesi oldukları için ücretsiz izne çıkarılan Türk-İş üyesi Döhler işçilerinin üzerine polisi salmasından ne yaptığını görüyoruz. İşçiye reva görülen bu muamele, Amerikan ve Avrupalı emperyalist sermayeye Türkiye’yi ucuz işçi cenneti olarak pazarlama vaadinin, yani ekonomide reform sürecinin bir parçası. Hâlihazırda yabancı sermayeli şirketler Systemair HSK (İsveç), Baldur (İspanya), Döhler (Almanya) Erdoğan’ın lütfu olarak ücretsiz izin saldırısını sürdürüyor. MESS’e bağlı General Electric (ABD) ve Schneider (Fransa) işçilere karşı Erdoğan’ın grev yasağı tehdidini arkasına alarak sefalet zamları dayatıyor. Cargill’de 1.000 gündür haklılıklarını mahkemelerde de kanıtlamış olan ülkenin işçilerine karşı Amerikan sermayesinin yanında yer alan iktidar bu tutumuna reform sürecinde de işçileri gözaltına aldırarak devam ediyor. Patronların, Erdoğan’ın istibdadını arkasına alarak işçi sınıfının örgütlenmesine yaptığı saldırılar, emekçi halkın geneline yönelik daha büyük saldırıların habercisidir. TOBB, TÜSİAD, MÜSİAD ve TESK’ten oluşan patronlar koalisyonu ortak bildirilerinde “öncelik fiyat istikrarı olmalı” diyerek bu saldırının planını iktidarın eline veriyor. Kulağa hoş gelen “fiyat istikrarı” kavramı zehirli bir şekerdir. Nasıl patronlar “yapısal reform” dediğinde aslında “işçinin kıdem tazminatı hakkının gasp edilmesini” ve “esnek çalışma dayatmalarını” kastediyorsa, “fiyat istikrarı” da iktidara “yüksek faiz politikasına, borçlanmaya ve yerli yabancı tefecilere faiz ödemeye devam et, işsizlik sorunuyla uğraşma” demektir. Patronlar bunu ücretsiz izinlerle birlikte işsizler ordusunun 10 milyona dayandığı, çalışmaya hazır nüfus içinde dört kişiden birinin işsiz olduğu bir ortamda söylüyor. “Fiyat istikrarı” deyince hiç değilse pahalılık olmayacak diye düşünmeyin. Patronlar aynı bildirilerinde fiyatların piyasada serbestçe belirlenmesini şart koşuyor. Yani gıda fiyatları emekçi halkın mutfağını yangın yerine çevirmişken “bırak yansın” diyorlar! İşte Erdoğan ve AKP’nin sermayenin çıkarlarına ve emperyalizme hizmette reform siyasetinin iç yüzü budur. Reform dedikleri emekçi halka dayatılacak acı reçetenin renkli ambalajıdır. Oysa acı reçeteyi hak eden, krizin faturasını ödemesi gereken krizi yaratan patronlardır. Ekmek ve hürriyet isteyen emekçi halk kendi taleplerini kendi gücüyle elde etmek zorundadır. Bunun için mahallelerden okullara, iş yerlerine ve fabrikalara her düzeyde örgütlenmekten başka yol yok. İstibdadın sermaye ve emperyalizme dost, emekçi halka düşman reformlarına karşı işçi sınıfının öncülüğünde devrimci bir sınıf siyaseti gerek. Devrimci İşçi Partisi, ekmek ve hürriyet için işçileri, emekçileri, kadınları ve gençleri işte bu siyasete ve örgütlenmeye çağırıyor!
04:20
February 9, 2021
Levent Dölek: İşçi aidatları işçi direnişlerine!
İşçi aidatları işçi direnişlerine! Asgari ücret gündemi geldi geçti, 10 milyondan fazla insan Ocak ayında 2.651 lira olarak belirlenen, açlık sınırının da altında kalan (net asgari ücret AGİ hariç 2.557 lira 90 kuruş) ücretlerle baş başa kaldı. İktidarı ve patronları ikna ederek bu açlık dayatmasından kurtulmanın bir yolu yoktu. Yine örgütlenmekten başka bir yol yok. Mesela 2020’de asgari ücretle çalışan Chen Solar işçileri 2021’de imzaladıkları toplu sözleşmeyle ücretlerini 3.500 liraya çıkartıp pek çok sosyal ve sendikal hak elde ettiler. Tabii ki bu kolay olmadı. Chen Solar patronu sendikalaşmayı öğrenir öğrenmez, yeni dönemde patronlara Erdoğan’ın lütfu olarak sunulan ücretsiz izin saldırısıyla öncü işçileri biçmeye yeltendi. İşçilerin üretimi durdurarak cevap vermesi ve sınıf dayanışması ile bu saldırı püskürtüldü ve patron masaya oturtuldu. Chen Solar olumlu örneklerden… Ancak Cargill’de, Döhler’de, Migros Depo’da, Systemair HSK’da ve daha pek çok yerde işçilerin açlık dayatmasına karşı girdikleri örgütlenme mücadelesi işten atmalarla karşılaşıyor ve mücadele fabrika önlerindeki direnişlerle devam ediyor. Sendika üyeliği anayasal bir hak, ama patronlara sendikal yetkiye itiraz olanağı verilmiş. Patronların itirazı sonucu değiştirmiyor ama mahkemeler yıllarca sürüyor. Zamanın yıpratıcılığına ekonomik zorlukların yıldırıcı etkisi ekleniyor. Tüm bu zorluklar aşıldığında dahi iş bitmiyor. Baldur Süspansiyon’da olduğu gibi mücadele grev biçiminde devam etmek zorunda kalıyor. Bu direnişler ve grevler asla o iş yerlerindeki işçilerin derdi olarak görülemez. Bu direniş alanlarında işçi sınıfının kavgası veriliyor. Açlık dayatması olan asgari ücrete, insanlık dışı çalışma koşullarına karşı işçi sınıfının topyekûn savaşının ön safları buralar. Bu apaçık gerçeğe itiraz edecek olabilir mi? Peki bu ön saflarda verilen kavgada sendikalar üzerine düşeni yapıyor mu? Dayanışma çok önemli. Dayanışmanın manevi boyutu, mücadele eden işçilerin yalnız olmadığını görmesi, sınıf kardeşlerinden ve toplumdan moral güç alması en önemli direnç unsuru. Ama bu yetmiyor ve asla yetmez de… Direnen, greve çıkan işçilere verilecek maddi destek de son derece önemli ve belirleyici. Sendikaların grev ve örgütlenme fonlarında milyonlarca lira atıl şekilde tutuluyor. Bu paraları bürokratlar yiye yiye bitiremez. Ama yine de muslukları sıkı sıkıya kapatıyorlar. Çünkü örgütlenen, direnen, bilinçlenen işçi, sendikasını da denetler. Hesap sorar. İşte bürokratların istemediği budur. Elbette ki her sendikanın kaynakları aynı derecede geniş değil. Özellikle iş kolu barajları yüzünden toplu sözleşme yetkisi olmayan küçük sendikaların durumu çok vahim. En basit örgütlenme faaliyetlerini bile zor finanse edebiliyorlar. Ama konfederasyonlar neden var ki? Sadece basın açıklaması yapıp, hükümetten randevu almak, başkanlarını emekli olunca milletvekili yapmak için midir bu konfederasyonlar? Eğer bir grev ya da direniş tüm sınıfın çıkarlarının müdafaa edildiği bir mevzi ise o halde iş kolu, sektör, sendika ayrımı olmadan tüm maddi manevi gücün bu kavga için seferber edilmesi gerekmez mi? Eğer patronların ve istibdadın işçi sınıfına reva gördüğü açlık ve sefalete karşı örgütlenerek cevap veriyorsak; bu uğurda mücadele ediyor ve direniyorsak; mutlaka aynı zamanda sendika bürokrasisine karşı da mücadele etmeliyiz. “Sendikaya üye ol! Sahip çık! Denetle!” diyoruz. Bizim işçimiz gururludur, istemez. Bizim işçimiz “açlıktan ölmeyiz, biz bu yoldan dönmeyiz” sloganı atar grev direniş meydanında. Hayır işçi kardeşim… Hakkın olmayan bir şeyi talep etmiyorsun. Dahası kendin için bireysel bir istekte de bulunmuyorsun. Ön cephede savaşan bir askerin ihtiyacı olanları, daha iyi savaşmak ve bu savaşı kazanmak için istiyorsun. Üstelik istediğin şey bürokratların malı da değil işçi sınıfının birikimidir. Sormaya bile gerek yok; direnişlere ve grevlere gidecek her kuruş işçi sınıfının helalidir.
05:07
February 7, 2021
Sungur Savran: Aşı milliyetçiliği
Aşı milliyetçiliği Geçtiğimiz 2020 yılının 17 Aralık tarihinde partimiz Devrimci İşçi Partisi’nin girişimiyle bir uluslararası bildiri yayınlandı. Altında üçü Rusya’dan olmak üzere, Yunanistan, ABD, Fransa, Finlandiya, Polonya, Bulgaristan gibi çeşitli ülkelerden 11 örgütün imzası vardı. Başlığı her şeyi berrak biçimde anlatıyor: “Ulusal bencilliğe hayır! Aşılamaya tüm ülkelerin ön safta mücadele eden sağlık ve huzurevi çalışanlarıyla başlansın! Sağlık endüstrisinden kâr elde eden tüm şirketler kamulaştırılsın! Uluslararası soruna uluslararası çözüm! Kapitalizmin vurduğu prangalara karşı insan hayatına sahip çıkalım!” 17 Aralık daha aşının, deyim yerindeyse, “balayı” dönemiydi. Bütün kapitalist medya “tünelin ucundaki ışık göründü” havasındaydı. Mesele sadece bir yıl falan dişimizi sıkmaktı. Türkiye’de kendine komünist diyen birtakım partiler bile “bilim buldu, kurtulduk” havasındaydı. Ama DİP ve uluslararası kardeş örgütleri “bilim buldu, kapitalizm ve milliyetçilik çözümü olanaksız hale getiriyor” diyordu. Bunu sayılarla ve mantıklı açıklamalarla destekliyordu. Türkiye’de herkes haklı olarak soruyor: Hani 50 milyon doz dediniz, neden gelmiyor? Hükümetin politikasının aşı öncesi dönemde olduğu gibi, aşı konusunda da döküldüğüne kuşku yok. Ama insanlar bu gerçekle karşılaştıklarında esas sorumlunun kapitalist sistemin kendisi olduğunu fark edemiyor. Altını çizerek söyleyelim: Avrupa Birliği (AB) şu anda aynen Türkiye’nin durumunda! Aşının sahibi ilaç şirketleri AB Komisyonu ile imzaladıkları sözleşmelerde vadettikleri on milyonlarca dozu veremeyeceklerini, Şubat ayı teslimatını ancak Nisan ayında teslim edebileceklerini açıkladılar. AB öfke içinde! Örnek olsun, dünyanın en zengin kentlerinden biri olan Paris’te aşı çalışmaları durdu! Almanya’da aşı merkezleri kuruldu, aşı yok! İspanya virüsten kırılıyor, Madrid’de aşı yapılamıyor! Birkaç ülke (ABD, İngiltere ve Kanada) dışında, dünyanın hemen hiçbir yerinde gereken aşı miktarı bulunamıyor. İngiltere’de bile iki doz arasındaki süreyi uzatmanın doğru olup olmadığı tartışılıyor. Şimdi aynen bahar aylarında ülkeler birbirlerinin maske ya da solunum cihazı siparişlerini havalimanlarından korsanca çaldıkları gibi aşı stoku savaşları başladı. İngiltere’nin AstraZeneca ilaç şirketi aşı üretim merkezlerinden birini AB üyesi Belçika’da kurmuş. Şimdi AB Belçika’da üretilen aşının İngiltere’ye gitmesini nasıl engellerim diye yol arıyor. Yani başka milletler ölsün, üste çıkan sağ kalsın! Üstelik, kimse şu soruyu sormuyor: Ne Amerikan ve Avrupa şirketleri, ne Çin, ne Rus, aşı ruhsatına sahip hiçbir ülke neden yeterli doz vermiyor? Mesele sadece milliyetçilik değil, kapitalist ilaç tekellerinin yüksek kâr elde edebilmesi için aşıların bütün dünyaya yetecek kadar üretilememesi. O şirketler imalatı arttırabildiği kadar arttırıyor, ama başka ülkelerin üretimine “fikrî mülkiyet hakları” (bildiğimiz “patent”in yeni ve şık adı) engel oluyor. Yani Pfizer, BioNTech, Moderna, AstraZeneca, Sinovac kasalarını doldursun, halk ölsün! Oysa sosyalizmde olduğu gibi merkezî planlama ekonomiyi yöneten ilke olsa, kaynaklar bütün ülkelerde hızla aşı üretimine yöneltilir, 2021 sonbaharına kadar bütün ülkelerde bütün insanlar aşılanır ve pandeminin beli kırılabilirdi. Hemen bitmezdi belki, ama bugüne kadar virüs insanlığı sultasına almışken, artık insanlık virüsü kontrol altına alır ve zaman içinde yenilgiye uğratırdı. Kapitalist uygarlığın her şeyi kâra bağlayan işleyişinin insan toplumlarının düşmanı olduğu açık değil mi? Virüs kendini korumak için biyolojik mutasyon geçiriyor. İnsanlığın kendini koruması için sosyo-ekonomik mutasyon yaşaması şart!
04:55
February 7, 2021
Devrimci İşçi Partisi Bildirisi: Mustafa Suphi'ler yaşıyor!
Mustafa Suphi'ler yaşıyor! 28-29 Ocak 2021 tarihleri, Türkiye’nin en eski modern siyasi partisi olan Türkiye Komünist Fırkası’nın kurucu kadrosundan parti başkanı Mustafa Suphi, parti genel sekreteri Ethem Nejat ve on üç yoldaşlarının bir siyasi cinayete kurban gitmelerinin 100. yıldönümüdür. Bu cinayet, Türkiye tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Türkiye’nin işçi sınıfının çıkarlarını savunmak ve bir işçi-köylü ittifakı yoluyla onu iktidara taşımak için kurduğu parti bu cinayetle birlikte büyük bir darbe yemiş ve yıllarca toparlanamamıştır. Bunun sonucunda 1918-1923 arasında bu topraklarda yaşanan devrim bütünüyle burjuvazinin ve onun müttefiki konumundaki toprak sahibi, ağa, mütegallibe, eşraf, aşiret erkânı, şeyh ve şıhların mutlak iktidarı ile sonuçlanmış ve ülkede bir burjuva diktatörlüğü kurulmuştur. Bu sayede 100 yıldır Türkiye’nin giderek büyüyen işçi sınıfı ve onun yanı sıra üretici köylülük, yoksul esnaf ve zanaatkâr, kent yoksulları ve işsizler ordusu, gittikçe büyüyen ve son yarım yüzyıldır tekelci bir burjuvazi haline gelen sermaye sınıfı tarafından sömürülmüş, ezilmiş, bastırılmış, horlanmış ve aşağılanmıştır. Mustafa Suphi’ler suikastı 15 siyasetçinin insanlık dışı yöntemlerle ortadan kaldırılması olayı olarak görülemez. Türkiye’nin iktidara yükselmekte olan yeni toplumsal gücü olan patronlar sınıfının daha iktidarın eğişindeyken işçi sınıfının bağımsız siyasetini ezmesidir. Mustafa Suphi’lerin katledilmesi, burjuvazinin işçi sınıfına karşı verdiği sınıf mücadelesinin an açık, en sınır tanımaz, en alçakça yöntemlerle uç noktaya taşınmış tarihi başlangıç noktasıdır. ....  Kardeşler, tarih sultanların, paşaların, ister fötr şapka ister takke giyen türünden cumhurbaşkanlarının hikâyesi değil, sınıf mücadelelerinin tarihidir. İşte bu mücadelede tam 100 yıl önce işlenen alçakça cinayette bizim safımız ilk büyük yenilgisini almıştır. İşçiler emekçiler! Hiçbir şey hep aynı kalmaz. Devran döner. Bizim sınıfımız da on yıllar geçtikçe yeniden güçlendi, özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllarda dev mücadelelerle, güçlü sendikal ve siyasal örgütlerle burjuvaziye kafa tuttu, iktidara meydan okudu. 15-16 Haziran büyük işçi ayaklanması, Türkiye’nin fiilen proleter devrimleri çağına adımını atmasının vesilesi oldu. 12 Mart ve 12 Eylül yine işçi önderlerini, komünistleri ve devrimcileri katlederek burjuvaziye dikensiz gül bahçesi yaratmaya çalıştı. Ama işçi sınıfı ne zaman üzerine çok gelindiyse, ne zaman koşullar direnmeye ve mücadeleye uygun olduysa heybetli gücünü ortaya koydu. 1989 Bahar Eylemleri, 1990’da kamu emekçilerinin sendikalaşması için verilen büyük mücadele, 1990-91 döneminde Zonguldak madencisinin büyük grevi, onu izleyen Paşabahçe ve Erdemir mücadeleleri, 1999’da emeklilik eylemleri, 2005 Seka işgali, 2009-2010’da Tekel işçilerinin Ankara Sakarya eylemi, 2010’lu yılların tamamına yayılan ve 2015’te doruğuna ulaşan metal işçilerinin işgalli fiili grevleri ve bütün bunlara eşlik eden büyüklü küçüklü binlerce on binlerce eylem, direniş, grev, işgal, miting ve başka eylemler mücadelenin hiç sona ermediğini gösteriyor. İşte Mustafa Suphi’ler bu mücadeleleri merkezileştirerek işçi sınıfını iktidara taşımak için devrimci bir yola girişmişlerdi. Onların mücadelesi bütün bu eylemlerde yaşıyor! Bugün de onların hedeflediği türden bir parti vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Bütün düzen partilerine karşı işçi sınıfını, toplumun sömürülen ve ezilen bütün katmanlarının başına geçirerek iktidarı almak için bir parti gerekiyor. Bu parti ancak devrimci bir işçi partisi olabilir. Bağrında, işçi sınıfının öncü ve bilinçli katmanını her sınıftan devrimcilerle birleştirecek bir parti. Böyle bir partiyi kurma yolunda seferber olarak büyük mücadeleler sonucunda işçi iktidarını kurduğumuz gün, Mustafa Suphi’lerin ölümünün boşuna olmadığı ortaya çıkacaktır! Devrimci İşçi Partisi, 28-29 Ocak 2021
06:48
January 28, 2021
Sungur Savran: Arap devrimi 10 yaşında!
Arap devrimi 10 yaşında!  “Devrimler tarihin lokomotifidir.” Böyle söylemişti Karl Marx. Onun kuşağı için devrim olağan bir şeydi, mesele o olağan şeyin tarih içindeki yerini saptayabilmekti. 1789, 1830, 1848, 1871—Avrupa devrimlerle sarsılıp duruyordu. Günümüzde insanlık devrimi gördüğünde tanıyamıyor. 1979 yılının (kısa süre içinde gericiliğin eline düşen) İran devrimi ile küçük Nikaragua’da yaşanan kısa ömürlü devrimden sonra 30 yıldan uzun bir süre dünyada devrim yaşanmadı. Kendi başına alınırsa vahim olmayabilir. Ama aynı 1979 yılında İngiltere’de Margaret Thatcher yönetiminde uluslararası burjuvazinin emekçi sınıflara uzun ömürlü taarruzu neoliberalizm başladı. Bizde 1980 belası bunun hemen arkasından geldi. Sonra 1989’da Berlin duvarı çöktü. İşte esas buydu insanlığın devrim gördüğünde tanıyamayacak duruma düşmesine yol açan. Evet, 1979’dan 2011’e kadar devrim yaşanmamıştı. Ama daha önemlisi, devrim fikri ve devrim umudu buharlaşmıştı. Tarihin lokomotifi kızağa çekilmişti! Bu yüzdendir ki, Arap dünyası 2011-2013 arasında muhteşem bir devrimci dalga ile sarsılmaya başladığında, en azından bizim insanımız dudak büktü. Araplara karşı ırkçılığa varan önyargı İslamcıların güçlenmesi ihtimali korkusuna karıştı, emperyalizmin kadiri mutlak gücüne inanç ve komplo teorileri artık zehirlenme düzeyine ulaşmış olduğundan ortaya “emperyalizmin dizaynı” gibi ucube bir terim çıktı. Milyonlarca Arap bedenlerini tankların önüne atıyor, göğüslerini askere polise hedef gösteriyor, ölüyor, yaralanıyor, dayak yiyor, hapse atılıyordu. Sonunda kimi 25 kimi 30 yıldır ülkesini emperyalizme hizmette kusur etmeksizin, Siyonizm’le kavga etmeksizin yönetmiş diktatörler, Bin Ali’ler, Hüsnü Mübarek’ler, Ali Abdullah Salih’ler hapislere düşüyor ya da soluğu Suudi Arabistan’da alıyordu. Emperyalistler telaş içindeydi, ne yapacağını, bu işin nereye varacağını bilemeden kıvranıyordu. Ama bizim solcumuz ve halkımız Nuh diyordu, peygamber demiyordu. Oysa tarih, bu kez Arap dünyasından başlayarak yeniden vagonlarını devrim lokomotifine bağlamıştı. Devrimlerin bir küçük kusuru vardır. İnsanlığı öyle sık ziyaret etmezler. Geldiler mi de habersiz misafir olarak gelirler. Evinizi açmazsanız, kaçar giderler, on yıllarca da geri gelmezler. Bu tarihin yasasıdır. Burjuva devletinin baskı aygıtları, binbir çeşit ideolojinin uyuşturucu etkisi, emekçi ailelerinin hayatta kalma gailesi ve daha nice etken, insanların alışılmıştan kopmasına kolay izin vermez. Ama bir kez zincirlerini sarsmaya başlamasın işçi emekçi sınıflar! Bir kez kükremesin! Yer gök titrer o zaman. Devrim hiçbir yerde henüz muzaffer olmadı. Hiçbir yerde işçi-emekçi iktidarı kurulmadı. Hareket devrimin başarısızlıklarından ve yenilgilerinden ders çıkararak ilerleyecektir. Kazanırsa böyle kazanacaktır. Tunus devrimi tam 10 yıl önce 14 Ocak’ta ilk zaferine ulaştı. Sadece on gün sonra 25 Ocak’ta Mısır kitleleri sokağa indiler, 11 Şubat’ta Kahire’nin Tahrir meydanı halkındı, 30 yıllık diktatör ise hapishanedeydi! O zaman bu dev zaferi büyük şairimiz Nâzım’ın dizeleriyle karşılamıştık. Havana’da Devrim Meydanı’ndan, Küba devriminin sarhoşluğu içinde dostu ve yoldaşı Abidin Dino’ya sesleniyordu: “Çok şükür, çok şükür/bugünleri de gördüm ya/ölsem gam yemem gayrinin/resmini yapabilir misin üstad?” Daha ne güzel günler göreceğiz, biliyor musunuz çocuklar, ne güzel günler! Gerçekçiliği hayal zanneden karamsarlık kötüdür. Güzel günler göreceksek cüretkâr olmalıyız.
06:51
January 9, 2021
Başyazı: 2020’de yüklendiğimiz barikatları 2021’de aşalım!
Başyazı: 2020’de yüklendiğimiz barikatları 2021’de aşalım! 2020 yılı savaşlar, doğal afetler, ekonomik kriz ve nihayet Koronavirüs salgını ile kötü bir ünle tarihteki yerini aldı. Geriye dönüp baktığımızda ise insanlık olarak başımıza gelenlerin kötü talihten kaynaklanmadığını görüyoruz. Mesela deprem bir doğal afet olarak geldi ama evleri yıkan, insanları öldüren, devletin kanatları altında çalıp çırpan müteahhitlerdi. Seller ve kuraklık kötü talihin değil, kapitalizmin, kâr hırsıyla talan ettiği doğanın bir sonucu olarak karşımızda. Virüs salgını tüm hayatı altüst etti. Ama milyonları virüsle buluşturan, âdeta salgının ortasına atan, evde bırakmayan ve tabur tabur fabrikalara, iş yerlerine yollayan patronlar ve onların bir dediğini iki etmeyen iktidardı. Salgına eklenen ekonomik krizde patronlara teşvik, destek ve vergi indirimleri yağarken işçinin emekçinin payına işsizlik, kısa çalışma, ücretsiz izinler, hayat pahalılığı karşısında giderek yoksullaşma, bunlar yetmiyormuş gibi bir de sonu gelmeyen vergilerle tüm ülkeyi sırtında taşımak düştü. Hâkim sınıflar ve onun iktidarları emekçi halk için 2020’yi bir kâbusa dönüştürdü. Ama karanlığın içinde parlayan güzellikler hiç yok muydu? Hastanelerde ön safta savaşan, can verip hayat kurtaran sağlık emekçilerini, barikatların üzerine üzerine yürüyen işçileri, savunmayı ve adaleti meydanlarda savunan avukatları, erkek egemenliğine ve kapitalizme karşı en öne çıkan emekçi kadınları nasıl unutabiliriz? Tüm dünyada geleceğe umut ışığı olanları… Salgında çaresiz kalan zengin kapitalist ülkelere, fakir Küba’dan umut olarak koşan Che’nin doktorlarını, ABD tarihinin en büyük ve kitlesel eylemlerini yapan siyahları, salgının ve yoksulluğun, faşist bir baskı ortamının içinden 250 milyon işçi ve köylünün greviyle ayağa kalkan Hindistan’ı, Latin Amerika’da, Afrika’da, Ortadoğu’da, Akdeniz’de, Avrupa’da salgında virüse karşı mücadelenin yanına kapitalizme ve istibdadın türlü biçimlerine karşı direnişi katan halkları nasıl göz ardı edebiliriz? 2020’e böyle bakarsak 2021’in barış, esenlik, adalet ve özgürlük getirmesinin bizlerin elinde olduğunu görürüz. Ayrı gayrı demeden birleştiğimiz, mahallelerde, sendikalarda ve işçi sınıfı partisinde örgütlendiğimiz, zalimlerin karşısına birliğimizden ve örgütlülüğümüzden aldığımız güçle çıktığımız, yüklendiğimiz barikatları aştığımız, ekmek ve hürriyet kavgasında zaferler kazandığımız bir yıl, bizlerin yani işçi sınıfının ellerindedir!
02:25
January 7, 2021
Devrimci İşçi Partisi Bildirisi: Aşı piyasasına/karaborsasına hayır!
Aşı piyasasına/karaborsasına hayır! Bağımsız bilim insanlarının ve emekçi halkın denetiminde ücretsiz ve zorunlu aşılama! Salgın hastalıklarda aşılama toplum sağlığı açısından vazgeçilmez bir önemdedir. Dünyada 1,7 milyondan fazla insanın canını alan Covid-19 salgını Türkiye’de ise resmi rakamlara göre 20 binin üstünde cana mâl olmuştur. Çiçek, çocuk felci, kızamık, boğmaca, difteri, tetanos gibi hastalıklara karşı her yıl 3 milyon insanın ölümünü engelleyen aşılar Covid-19’da da son derece önemli olacaktır. Bunun için halkın aşı konusunda tam ve şeffaf olarak bilgilendirilmesini sağlamak, aşı karşıtı hurafelerin insanları yanlış yönlendirmesine mani olmak esastır. TTB’nin ve sağlık emekçilerinin taleplerine kulak verin! Aşılama sürecinin salgını önlemek şöyle dursun başlı başına bir kaosa neden olması tehlikesine karşı TTB’nin (Türk Tabipleri Birliği) öne sürdüğü bir dizi talep hayati önemdedir. Aşının etkinlik ve güvenirliğini ölçen deneylerin son aşaması olan Faz 3 sonuçları kısmen açıklanmış olan aşılara, “Acil Kullanım Onayı” verilip verilmeyeceğine sağlık sektöründe hiçbir çıkarı ve ticari ilişkisi olmayan, iktidardan bağımsız, bilim insanlarından oluşan bir kurul karar vermelidir. Bu kurulun ve onay verme yetkisi olan Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunun ilgili toplantıları internet üzerinden açık şekilde gerçekleştirilmelidir. Tüm süreç başta sağlık emekçileri sendikaları olmak üzere işçi emekçi denetiminde sürdürülmelidir. İşçi emekçi hastalığına işçi emekçi çözümü! Emekçi halkın denetiminde ücretsiz ve zorunlu aşılama! Bu denetim altında, güvenirliği ve etkinliğinden emin olunan aşılar tamamen ücretsiz şekilde, evde kalamayan işçi ve emekçilerin de dâhil edildiği, risk durumuna göre yapılan bir önceliklendirmeyle, hâlihazırda çiçek, çocuk felci, kızamık, boğmaca vb. aşılarında uygulandığı gibi zorunlu olarak uygulanmalıdır. Aşı karaborsası sert tedbirlerle engellenmelidir. Covid-19 çoktan bir işçi ve emekçi hastalığı olmuştur. İşçi emekçi kitleler ya salgına karşı mücadeleyi denetleyecek ya da bu sürecin bedelini hem canıyla hem de ekonomik olarak ödemeye devam edecektir. AKP iktidarının ve en önde de Sağlık Bakanlığının başlı başına bir halk sağlığı sorunu hâline gelmiş olduğu bu süreçte bir işçi emekçi hükümeti hayat memat meselesi ve tek alternatif olarak yükselmektedir.
05:35
January 6, 2021
Ertuğrul Oruç: Koronavirüs Pandemisinde Türkiye
Koronavirüs Pandemisinde Türkiye Devrimci Marksizm dergisinin Sonbahar 2020 tarihli 44. sayısında yayımlanan bu makalede, Ertuğrul Oruç Pandeminin Türkiye ayağını inceliyor.  Yazar, Çin’de ortaya çıktıktan sonra pandemi halini alan Koronavirüs salgınına karşı Türkiye’nin geliştirdiği politikaların sınıfsal bir gözle eleştirisine girişiyor. Yazar, Türkiye’nin salgının henüz ülkeye girmediği, salgına karşı tahkimat yapılabilecek hazırlık dönemini heba ettiğini, salgın ülkeye girdikten sonra ise virüse karşı aşının ve ilacın bulunmadığı bir ortamda, salgının yayılmasını önleyecek yegâne önlemler olarak tarif ettiği izolasyon ve karantina önlemlerini ve test politikasını sınıfsal bir tercih yaparak burjuvazinin çıkarları doğrultusunda düzenlediğini tespit ediyor. Ayrıca Türkiye’nin salgın öncesi dönemde uyguladığı birtakım akıl dışı sağlık hizmeti uygulamalarının tamamen tesadüfi şekilde kendi lehine sonuç verdiğini, bu sayede sağlık kapasitesinin zor da olsa salgına cevap verebildiğini vurguluyor. Yazar, sal- gının birinci dalgasının ilk perdesinde hükümetin süreci yönetebileceğine dair özgüven kazandığı, bu özgüvenin kırılmasının gerektiği, bunu yapacak tek gücün de işçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullanarak olabileceğinin altını çiziyor. Sonuç kısmında ise yazar, veriler sunarak virüsün herkesi aynı derecede etkilemediğini, işçi sınıfının ve ezilenlerin daha fazla etkilendiğini, dolayısıyla çözümün de sınıfsal olması gerektiğini, bunun için de ulusal ve uluslararası düzeyde örgütlenmiş güçlü devrimci işçi partilerinin inşasının elzem olduğunu öne sürüyor.
49:13
December 21, 2020
Koronavirüs vaka ve hasta sayılarının çarpıtılmasının bedelini halk canıyla ödüyor! Peki bundan çıkar sağlayan kimler?
Koronavirüs vaka ve hasta sayılarının çarpıtılmasının bedelini halk canıyla ödüyor! Peki bundan çıkar sağlayan kimler? Koronavirüs rakamlarının gerçeği yansıtmadığı ayyuka çıkınca, vaka ve hasta kavramı üzerinden yapılan kıvırmalar sonuç vermeyince nihayet, Fahrettin Koca vaka sayısının 28 bin olduğunu açıkladı. Daha sonra İstanbul, Ankara, İzmir gibi şehirlerin belediyelerinin açıkladığı rakamlar ölüm sayılarının da çarpıtıldığını kanıtladı. Sadece İstanbul’da 186 kişinin bulaşıcı hastalıktan öldüğünün raporlandığı gün Sağlık Bakanlığı tüm Türkiye’de 168 kişinin vefat ettiğini duyurmuştu. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın kızarmış gözleriyle iktidarın başlattığı, muhalefetin “aslında iyi adam” tavrıyla desteklediği reklam kampanyasının büyük bir aldatmaca olduğunu, istibdadın bir özel hastane patronu olan bakanına güvenilemeyeceğini, rakamların çarpıtıldığını, erken normalleşmenin felaketle sonuçlanacağını en baştan söylemiştik. Düzen muhalefetinin de ortak olduğu yalanın bedeli insanlarımızın canı oldu. Rakamlar 29 Temmuz’dan sonra değil, ilk günden beri çarpıtılıyor Açıklanan rakamların bilinçli şekilde çarpıtılmış olduğu ve bu çarpıtmanın ilk günden itibaren devam ettiği de görülüyor. Sağlık Bakanlığı tarafından resmi internet sitesinde açıklanan Genel Koronavirüs Tablosu’na bakıldığında 29 Temmuz’dan (Kurban bayramının bir gün öncesi olması tesadüf değil!) önce ağır hasta sayıları, 26 Mart’tan önce de hasta sayılarının olması gereken yerler boş. Resmi açıklamaya göre bu tarihten önce belirti göstermeyen pozitif vakalar da açıklanıyordu. Oysa resmi tablonun kendisi bunun yalan olduğunun kanıtı. Çünkü vaka sayısı hasta sayısının yaklaşık dört katı. Eğer söyledikleri doğru ise vaka sayısı yerine hasta sayısını açıklamaya başladıklarında toplam sayının 4 kat azalması gerekirdi. Halbuki tüm tabloda böyle bir şeye rastlanmıyor. Bu da çarpıtmanın ilk günden itibaren yapıldığını kanıtlıyor. Emekçi halk ölüyor! İktidar imajını düşünüyor, turizm, sanayi patronları kâr ediyor! Devletin bilinçli ve sistematik çarpıtmasıyla halk salgının yavaşladığına inandırıldı. Haziran ayı başında önlemlerin adım adım gevşetilmesiyle, yaz boyunca turizm patronları, özellikle de büyük oteller kasalarını doldurdu. Tüm bu süreçte sokağa çıkma yasaklarında bile valiliklerden aldıkları muafiyetlerle işçilerini fabrikaya getirten sanayi patronları da işçilerin sağlığı ve canı pahasına kâr edenlerdendi. Baştan beri halka virüsün kronik hastalığı olanlarda ve yaşlılarda ölümcül olduğu yalanı söylendi. Şimdi ölümler tüm yaş aralıklarına yayılıyor. Katilin ise virüs değil, erken normalleşme baskısı yapan kapitalistler ve onların yürütücüleri olduğunu gittikçe daha çok işçi emekçi görüyor. Sağlık Bakanı başta olmak üzere bu tablonun sorumluları istifa edip bedel ödemedikçe halkın ödediği bedellerin katlanarak artacağı ise çok açık.
02:49
December 11, 2020
Yüz yüze eğitimde iki aylık sonuç: yüz binlerce vaka, yüzlerce ölü
Yüz yüze eğitimde iki aylık sonuç: yüz binlerce vaka, yüzlerce ölü Son dönemde salgının kontrolden çıkarak hızlı artış göstermesi sonucunda yeni kısıtlamalara gidildi. 17 Kasım’da Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeni kısıtlamalar kapsamında tüm eğitim kurumlarının faaliyetlerinin yılsonuna kadar uzaktan yapılacağını açıkladı. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk ise açıklamayı 19 Kasım’da yaptı. 20 Kasım ile 4 Ocak tarihleri arasında eğitime uzaktan devam edileceğini ve 4 Ocak 2021 tarihine kadar yüz yüze veya uzaktan olmak üzere hiçbir sınavın yapılmayacağını duyurdu. Ertesi gün çalışan annelere müjde(!) şeklinde duyurulan bir başka açıklamayla, okul öncesi eğitimin bundan muaf olacağı, koşulların sağlanabildiği yerlerde eğitime yüz yüze devam edileceği belirtildi. Unutmayalım, Ağustos sonunda da eğitim alanında bütün altyapı hazırlıklarının salgına göre düzenlendiğini, hiçbir sorun yaşanmayacağını iddia edip okulları açmışlardı. Nitekim bir haftanın sonunda İstanbul’da okul öncesinde de uzaktan eğitime geçilmek zorunda kaldı. Milli Eğitim Bakanlığı tüm öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin sağlığından sorumludur! İktidar salgınla mücadelede birçok alanda olduğu gibi eğitim alanında da yanlış politikalar izleyerek virüsün yayılma hızını artırmıştır. Özellikle son iki ayda vakaların olağanüstü hızlarda artış göstermesinin en temel sebeplerinden biri şüphesiz okulların tedbirsiz ve plansız bir şekilde kendi kaderlerine terk edilerek açılmasıdır. Eğitim Sen’in uyarılarının yanı sıra Türk Tabipleri Birliği’nin de okulların belirli koşullar sağlanmadan açılmasının sadece virüsün yayılım hızını arttırmaya yarayacağını belirten uyarıları dikkate alınmadı. Neredeyse her okuldan karantinaya alınan sınıf haberlerinin geldiği bu süreçte kaç öğrenci ve öğretmenin virüse yakalandığı açıklanmadı. Sorumlulardan hesap sormak için birlikte mücadele edelim! Okulların açıldığı günden itibaren, velilerden sabun ve dezenfektan talep eden, sınıf mevcutlarını salgın koşullarına göre düzenleyemeyen, okullarda yaygın test ve kapsamlı temaslı izlemi yerine pozitif vakaları saklama yolunu seçen MEB dolayısıyla iktidar, öğrencisiyle, aileleriyle, eğitim emekçileriyle tüm bir nüfusun hayatını hiçe saymıştır. Sorumlular bu tablonun hesabını vermelidir. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk istifa etmelidir! Son iki aylık süreçte iktidarın izlediği plansız ve tedbirsiz eğitim politikaları, bizleri hasta ve mağdur etmekten başka hiçbir işe yaramamıştır. İktidar ise bütün bileşenleriyle, halkı tedbirlere uymamakla suçluyor ve asıl sorumluların salgın sürecini bütünüyle sermaye çıkarları doğrultusunda yöneten kendileri olduğunu gizlemeye çalışıyor. Eğitim ile ilgili alınan kararlar patronlarla birlikte alınmıştır ve tablo ortadadır. Bundan sonra uzaktan ya da yüz yüze fark etmeksizin eğitim için alınacak tim kararlar, sağlık ve eğitim meslek odaları ve sendikalarıyla birlikte alınmalıdır. Hayatımızı bir avuç asalağın eline bırakmamak için, hesap sormak için ve geleceğimiz için birlikte mücadele etmeliyiz.
02:56
December 10, 2020
Koronavirüs artık bir işçi emekçi hastalığıdır! Salgına karşı fabrika, işyeri ve hastane komiteleri!
Koronavirüs artık bir işçi emekçi hastalığıdır! Salgına karşı fabrika, işyeri ve hastane komiteleri! Artık Koronavirüs hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde bir işçi ve emekçi hastalığı olmuştur. Salgın arttıkça önlemleri arttırmak bir yana, şirketlerin kârları etkilenmesin diye gevşeten bir yapı var. Pozitif çıkan işçiler tekrar test yapılmadan işe gönderiliyor. Temaslılara karantina uygulanmıyor. Doktorlara test yapmaması için baskı uygulanıyor. En zor koşullarda ve en ön safta mücadele eden, toplumun virüse en fazla maruz kalan kesimi olan hemşireler, hasta bakıcılar, temizlik, güvenlik vb. işçileri ise teşvik edileceği yerde baskıya, mobinge maruz kalıyor. Bu da salgına karşı mücadeleyi zaafa uğratan başka bir faktör. Virüsle mücadele yok! İktidarın imajı, sermayenin kârı için virüsü görünmez kılma çabası var! Devlet ve sermaye işçi ve emekçilerin canı pahasına kâr etmeye devam etmek için tam bir anlaşmaya varmış durumda! Halk ilk günden itibaren devletten gerekli önlemleri almasını talep ediyor. Ancak bu talepler bahsettiğimiz sebeplerle karşılık bulmuyor. İşçilerin ve emekçilerin virüsten kendilerini, ailelerini ve çalışma arkadaşlarını korumalarının tek yolu hastanelerde, fabrikalarda, işyerlerinde örgütlenmekten, salgına karşı önlemleri denetleyecek ve gerekli önlemleri aldıracak salgın komiteleri kurmaktan geçiyor. Hastanelerde, fabrikalarda, işyerlerinde salgın komiteleri! Sağlığımız ve canımız pahasına sırf patronlar kâr etsin diye üretmek zorunda değiliz. Canımızı, canlarımızı, sağlığımızı korumak için üretimden gelen gücümüzü kullanmalıyız. Gerektiğinde şalterler inmeli, herkes işçinin gücünü ve çaresiz olmadığını görmeli! Sağlık emekçileri ise her ne pahasına olursa olsun salgınla mücadeleden vazgeçmiyor. Sağlık emekçileri sadece kendi hakları için değil, halkı salgından daha etkin şekilde koruyabilmek için de haklı bir mücadele içinde. Tükenmiş bir sağlık emekçileri ordusu ile salgına karşı mücadele edilemez. Bu yüzden hastanelerde kurulacak komiteler hem sağlık emekçilerinin hem de tüm halkın mücadele mevzileridir!
02:06
December 9, 2020
Başyazı: Aralık/2020
Ekmek ve hürriyet barikatın ardında Merkez Bankasında dövizler suyunu çekip, Türk parası pul olunca, yabancı sermaye haydi bana eyvallah deyip ülkeden kaçmaya başlayınca, Erdoğan düğmeye bastı faizleri artırdı. Bir sermaye partisinin lideri olarak sınıfsal karakterinin gereğini yaptı. Bu, yerli ve yabancı sermayenin isteğiydi. Millet İttifakı’nın da ısrarla savunduğu bir politikaydı. Ancak sermaye bu adımları yeterli görmüyor. Devamının gelmesini, faiz artışının faturasının emekçi halka kesilmesini istiyor. Erdoğan, “acı reçete” diyerek sermayenin çıkarları için siyasi sorumluluk yüklenmeye de hazır olduğunu söylüyor. Ama bu da yetmiyor. Yerli ve yabancı sermaye garanti istiyor. İMF’ye gidin diyor. Erdoğan ise şimdilik garanti benim diyor. İstibdad rejiminin sermayenin çıkarlarını koruyacağına dair teminat veriyor, garanti makamı olarak da “yerli İMF” olarak sarayı gösteriyor. İşçinin hukuktan beklentisi, sendikalaştığında Anayasa’ya, İş Kanunu’na, Ceza Kanunu’na, İLO sözleşmelerine aykırı şekilde işten atılmamak, ücretsiz izne çıkartılmamak. Patrona, işçiye iftira atma özgürlüğü tanıyan İş Kanunun 25/2 maddesinin kaldırılması. Hileli iflas eden şirketin alacaklıları arasında sıranın devletin, bankaların ardından en sonda kendilerine gelmemesi, maaşını, tazminat hakkını namerde yedirmemek! Patronun vergileri silinirken, açlık sınırının altındaki maaşının altıncı aydan sonra vergi dilimiyle dilim dilim doğranmaması! Patronlar kâr etsin diye toplu taşımada, fabrika tezgâhında Korona olmamak, ailesine sevdiklerine hastalık bulaştırmamak! Halk, ekmek ve hürriyet istiyor! Para babaları faizle kasalarını doldururken siftah yapamayan esnaf kepenk kapatıyorsa, köylü tefecinin insafına terk ediliyorsa, mafya babaları at oynatırken, tehditler savururken, vatandaşlar sokak röportajında konuştuğu için, sosyal medyada paylaşım yaptığı için baskı görüyor içeri atılıyorsa, yerli ve yabancı sermayenin önüne kırmızı halılar seriliyor işçinin karşısına barikatlar dikiliyorsa, ortada reform falan yoktur sermayenin halka karşı darbesi vardır. O hâlde emekçi halk ekmek ve hürriyet için kendi göbeğini kendi kesecektir. Gebze’de metal işçisinin, Ermenek’te Soma’da maden işçisinin yaptığı gibi barikatların üstüne üstüne yürüyeceğiz! Ama mücadeleyi büyüterek, ayrı gayrı demeden birleşerek, metal işçisinin, maden işçisinin yanına tekstil işçisini, kamu emekçisini katarak, her barikatta her kavgada en öne çıkan emekçi kadınları izleyerek daha güçlü yükleneceğiz! Halkı, sermayenin, emperyalizmin, istibdadın barikatlarının karşısında emeğin öncülüğünde birleşmeye çağırıyoruz. Ekmek ve hürriyet için gelin hep birlikte yüklenelim ve barikatı aşalım!
03:38
December 8, 2020
İkinci dalga kaçınılmaz mıydı? Çin salgını nasıl durdurdu?
İkinci dalga kaçınılmaz mıydı? Çin salgını nasıl durdurdu? Koronavirüs salgınında ipin ucu kaçmış durumda. Yalan olduğu bizzat Bakan tarafından zımnen kabul edilen turkuaz tablodaki verileri, gerçek hayat da yalanlıyor. İstanbul, İzmir, Denizli ve bazı başka illerde yoğun bakım yataklarının hemen hepsi dolmuş ve test kuyrukları alıp başını gitmiş durumda. Her geçen gün tablo daha da ağırlaşıyor. Koronavirüse yakalananların yaklaşık beşte birinin hastaneye yatması gerekiyor. Bu yatanların bir kısmı da yoğun bakım desteğine ihtiyaç duyuyor. Hasta olanların yaklaşık yüzde 2-3’ü ise maalesef yaşamını yitiriyor. Bu, mevcut sağlık sisteminin kaldıramayacağı bir yük anlamına geliyor. Mesele tedavi etmekte değil, hastalandırmamakta! Koronavirüs ile mücadelede “insanlar hastalanırsa hastalansın, tedavi eder iyileştiririz” denirse, iki şey başınıza geliyor: Birincisi, aslında virüsün bulaşması önlenebilse hayatta kalacak vatandaşlarımızın, sırf önlem almadığınız için göz göre göre ölümüne sebebiyet veriyorsunuz. İkincisi, çok kısa bir zaman diliminde sağlık sisteminizin kaldırabileceğinden fazla hasta ile karşılaştığınız için ne virüs kapan hastalara ne de virüs kapmamış ama sağlık hizmetinden yararlanması gereken diğer hastalara sağlık hizmeti verebiliyorsunuz. Derhal yaygın ve düzenli test! Salgına karşı planlı bir seferberlik! Hükümet derhal sağlık acil durumu ilan etmeli ve sürece etkin olarak müdahil olmalıdır. Mevcutta eksikliği duyulan her türlü malzemenin (solunum cihazı, test kiti, kişisel koruyucu donanım vb.) kamulaştırmalar yoluyla planlı olarak üretimi derhal başlamalı, virüs tespit edilen işçilere ve çalışan aile bireylerine tam ücretini alacak şekilde izin hakkı tanınmalı, riskli gruplara ve virüs ile maruziyeti fazla olanlara yönelik (65 yaş üstü kişiler, sağlık çalışanları, berberler, AVM çalışanları gibi) yaygın ve düzenli test yapılması sağlanmalıdır. Bu amaçla ülkenin tüm kaynakları hastalığın bertaraf edilmesine yönelik bu uygulamaların karşılanmasına ayrılmalıdır. Ancak bu şekilde virüsü yenmek mümkündür.
06:38
December 7, 2020
Şiddete karşı emekçi kadınlar en öne! Kendini savunmak, hayatta kalmak, geleceğini kurtarmak için ÖRGÜTLEN!
Şiddete karşı emekçi kadınlar en öne! Kendini savunmak, hayatta kalmak, geleceğini kurtarmak için ÖRGÜTLEN! Kadına yönelik şiddet artıyor, kadın cinayetleri her gün kadınların canlarını alıyor. Evde, fabrikada, işyerinde, sokakta şiddete maruz kaldıklarında, baskıya uğradıklarında kadınlar, bu düzeni, medyasıyla, yargısıyla, polisiyle yanlarında değil karşılarında buluyor. Bugün fabrikalarında, işyerlerinde, mahallelerinde ekmek ve hürriyet mücadelesini yükselten, örgütlenen emekçi kadınlar, kadına yönelik şiddete karşı mücadelenin de öncüsü olmalıdır. Şiddete karşı mücadeleyi kapitalizme ve erkek egemenliğine karşı emekçi kadınların öncülüğünde bir mücadele ile birleştirelim. Şiddete karşı da, erkek egemenliğine karşı da, kapitalizme karşı da, haklarımızı savunmak, hayatta kalmak, geleceğimizi kurtarmak için ÖRGÜTLENELİM! Yazının tamamını Gerçek gazetesi internet sitesinden okumak için tıklayın. 
04:37
November 25, 2020
Başyazı: Nasırlı eller ayrı gayrı demeden birleşmeli ve bir yumruk olup siyaset masasına inmelidir! (Kasım 2020)
Gerçek gazetesi Kasım 2020 tarihli 134. sayısının "Nasırlı eller ayrı gayrı demeden birleşmeli ve bir yumruk olup siyaset masasına inmelidir!" başlıklı başyazısı. Gerçek'i takip edebileceğiniz diğer platformlar: https://gercekgazetesi.net/ Facebook /gercekgazetesi.net Instagram /gercekgazetesi Twitter /gercekgazetesi Youtube /GercekGazetesiVideo
04:01
November 15, 2020
Örgütlenen işçiler yol gösteriyorlar: Haklarını almak için, hayatta kalmak için, geleceğini kurtarmak için ÖRGÜTLEN!
Örgütlenen işçiler yol gösteriyorlar: Haklarını almak için, hayatta kalmak için, geleceğini kurtarmak için ÖRGÜTLEN! Bir yandan ekonominin, öte yandan salgının kontrolden çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Hükümet, patronlarla iş birliği içerisinde ekonomik krizin de salgının da faturasını işçi, emekçi çoğunluğa kesmeye çalışıyor. Pandemi koşullarında dişe dokunur hiçbir önlem alınmadan fabrikalarda, iş yerlerinde emekçiler çalışmaya devam ediyorlar. Koronavirüs de her geçen gün bir işçi hastalığına dönüşüyor. Böyle bir dönemde işçiler örgütsüz olmanın bedelini açlıkla, sefaletle, hastalanmakla ve ölümle ödüyorlar. Pandemi sürecinde burjuvazinin ve onların siyasi temsilcilerinin yaptıkları “evde kal” çağrılarına karşı evde kalamayan emekçi milyonların partisi olan Devrimci İşçi Partisi emekçilerin bu bedeli ödememesinin tek yolunun örgütlü olmaktan geçtiğini vurgulayarak “hakkını almak, hayatta kalmak, geleceğini kurtarmak için örgütlen!” şiarını yükseltiyor. Bu bağlamda son dönemde özellikle sanayi merkezleri olan Kocaeli iline bağlı Gebze ve Dilovası’ndaki fabrikalarda tüm bedelleri göze alarak örgütlü ve onurlu bir mücadele yoluna giren metal işçileri öne çıkıyor. Devrimci İşçi Partisi ve Metal İşçisinin Sesi de bu mücadelelerde işçilerle omuz omuza mücadele ediyor. Yazıyı gercekgazetesi.net internet sitesi üzerinden okuma için tıklayın. 
09:06
November 15, 2020
Ekim Devrimi 103. Yıldönümünde Çıkış Yolunu Göstermeye Devam Ediyor
Ekim devriminin bu sene 103. yıldönümünü yaşıyoruz. Yalnız Rusların değil tüm bölge ve dünya halklarının önünde yeni bir perde açan bu büyük devrim, Marksist program ile Bolşevizmin bir araya gelişinin başarısının yanı sıra işçi sınıfının tarihte ilk kez kaderini kendi ellerine alarak muzaffer oluşu bakımından apayrı bir yerde durmaktadır. Cihan harbinin yarattığı koşullarda dünya devriminin ilk halkası olan Ekim devrimi, ardından gelen devrimlere ve Komintern’in kuruluşuna ön ayak olmasıyla içinde bulunduğu yüzyıla karakterini vermiş, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyaya gidilen yolu açmıştır. Bolşevizmin öncülüğünde tarihin ilk işçi devleti kuruluyor İşçi sınıfının, kaderini ellerine alarak yalnız Çarlık Rusyası’nı değil, kapitalizmi de ilgası hareketli bir sekiz ay neticesinde gerçekleşti. İşçi sınıfı, Şubat’ta Çarlığı alaşağı etmiş, ancak “ekmek ve barış” talebine onun yerine başa geçen burjuva karakterli Geçici Hükümet’ten bir yanıt bulamamıştı. Mevcut hükümeti destekleyen diğer sosyal demokrat gruplar burjuvaziye iktidarı teslim ederken; işçi sınıfı ise, Bolşeviklerin günbegün sınıfın içerisinde yürüttüğü kararlı ve tutarlı politikası sonucu Bolşevik Partisi’nin arkasına toplanıyor, fabrikalardan cephelerdeki alaylara Bolşeviklerin sloganları hızla yayılıyordu. Tarihi erken görenlerin aksine Lenin ve Trotskiy’nin etkisi ve önderliğiyle Bolşevikler, “bütün iktidar sovyetlere” diyerek işçi sınıfı ve geniş halk kitlelerine taleplerine karşılık veren programı sunmuş, burjuvaziden kopuşu sağlamıştır. 6 Kasım’ı 7 Kasım’a bağlayan geceden başlayarak Petrograd meydanları, sokakları, garları ve saraylarını büyük bir soğukkanlılıkla zapteden işçi sınıfının gözüpekliğinin arkasında ise yine yılları aşkın süredir sınıfın içinde yürüttüğü disiplinli faaliyetiyle işçi sınıfına gözünü iktidara dikmeyi öğretmiş Bolşevikler vardır. İşçi sınıfı ve tüm ezilenlerin kurtuluşu Devrimin ertesinde yapılanlara bakıldığında işçi iktidarının yalnız mülksüzlerin değil, tüm ezilenlerin gerçek özgürleşmesinin tek yolu olduğu görülmektedir. Yalnızca burjuva kadınlara birtakım avantajlar sağlayan kapitalizmin aksine; yemekhaneler, kreşler ve çamaşırhanelerin açılmasıyla, siyasi haklarının tümüyle eşit koşullarda sağlanmasıyla kadınların kurtuluşunun ilk tohumları devrimin hemen ardından atılmıştır. Etnik ve kültürel çeşitliliği ve çelişkileriyle bilinen geniş bir coğrafyada; Lenin’in çabasıyla hiçbir ulusun ismini taşımayan, içerisinde bir hâkim ulusu bulunmayan Sovyetler Birliği kurulmuştur. Evsizliğin ve işsizliğin ortadan kaldırıldığı, parasız eğitimin ve sağlığın yaygın bir biçimde kurulduğu ilk devlet yine Sovyetler’dir. Kültür, sanat, bilim ve hatta şehir planlamasında hızla yol alınmıştır. Sovyetlerin varlığı dahi kapitalist ülkeleri uzun yıllar boyu “sosyal devlet”leşmek zorunda bırakmıştır. Tüm bu kazanımların bürokrasi eliyle adım adım lağvedilişi ise bürokrasinin Ekim devrimi ve dünya devrimine ihaneti gibi birbiriyle bağlantılı olarak ayrıca ele alınması gereken bir konudur. Geçen yüz yılda işçi iktidarının yaptıklarının yarısına yaklaşan olmamıştır. Ekim devriminin mirası ve dersleri, günümüzde hâkim olan “komünizmin başarısızlığı” propagandasına rağmen önümüzde durmaya devam etmektedir. Geçmiş değil gelecek Ekim devrimi, tarihte eşsiz bir yere sahip olmasının yanı sıra günümüz itibarıyla belki de hiç olmadığı kadar günceldir. İçine doğduğumuz düzen artık dünyanın hiçbir yerinde kısa vadeli bir istikrarı dahi sağlayamazken, tüm dünya halkları ardı sıra insanca bir yaşam uğruna meydanları, sokakları doldurmaktadır. Ekim devrimi ve Bolşevizmin mirası, tarihe çullanmış kapitalizmi yıkıp atmak için yanı başımızda duran kılavuzumuz olmaya bugün de devam ediyor.
03:49
November 7, 2020
Başyazı: Kördüğümü çözmek için işçiler siyasete
Gerçek gazetesi Ekim 2020 tarihli 133. sayısının "Kördüğümü çözmek için işçiler siyasete" başlıklı başyazısı., Gerçek'i takip edebileceğiniz diğer platformlar: https://gercekgazetesi.net/ Facebook /gercekgazetesi.net Instagram /gercekgazetesi Twitter /gercekgazetesi Youtube /GercekGazetesiVideo
02:52
October 5, 2020
Levent Dölek: 12 Eylül Terör Örgütü
40 yıldır bu memleketin zenginini semirten, yoksulunu ezen, ülkeyi emperyalizmin zincirine vuran, her türlü karanlık suikaste, darbe girişimine, entrikaya imza atan, laikliğin çökertilmesine ivme veren bir örgüt var ise, bu örgütün tarihsel lideri Kenan Evren’dir, bugün ne kadar düzen partisi varsa onun kanatları altından çıkmıştır ve Fethullah Gülen cemaati de bu örgütün sadece bir fraksiyonudur. O yüzden düzenin adamlarının televizyonlarda birbiriyle tartışırken söylediği gibi oralara girerlerse hiçbiri işin içinden çıkamaz! Yazının tamamını okumak için buraya tıklayın. 
05:48
September 12, 2020
Sungur Savran: 40 yıl sonra 12 Eylül askeri darbesi: TÜSİAD’ın DİSK’e cevabı
12 Eylül, burjuvazinin 15-16 Haziran’dan aldığı intikamdır. Kurulduğu 1971 yılından hemen hemen on yıl sonra, TÜSİAD’ın, sınıf bağımsızlığını bir sendikal odağın götürebileceği kadar ileri götüren ve Türkiye’yi bir devrimci krizin eşiğine getirmiş olan DİSK’ten aldığı intikamdır. 12 Eylül çok derin çatlaklarla bölünmüş bir burjuva siyasi sisteminin yarattığı boşluğu dolduracak bir burjuva birleşik cephesidir. Yazının tamamını okumak için buraya tıklayın. 
03:43
September 12, 2020
AKP’si, MHP’si, İyi Parti’si, CHP’si, Saadet’i… 40 yıllık 12 Eylül partileri
Türkiye’de bugün içinde yaşadığımız düzenin şekillenişinde 12 Eylül askeri darbesinin rolü önemlidir. Bugünün tüm düzen partileri de aslında özde birer 12 Eylül partisidir.
04:48
September 12, 2020
Başyazı: Türkiye A.Ş. semirdikçe emekçi halkın ödediği bedeller artıyor (Eylül 2020)
Gerçek gazetesi Eylül 2020 tarihli 132. sayısının "Türkiye A.Ş. semirdikçe emekçi halkın ödediği bedeller artıyor" başlıklı başyazısı., Gerçek'i takip edebileceğiniz diğer platformlar: https://gercekgazetesi.net/ Facebook /gercekgazetesi.net Instagram /gercekgazetesi Twitter /gercekgazetesi Youtube /GercekGazetesiVideo
02:55
September 8, 2020
Sungur Savran: Türkiyenin Bolşevik Partisi: Türkiye Komünist Fırkası
Sungur Savran'ın Devrimci Marksizm Dergisinin 41-42 sayılı Kış-Bahar 2020 sayısında yer alan yazısının sesli kaydı!   Türkiye Komünist Fırkası’nın kuruluşunu, kuruluş kongresinin özelliklerini, kuruluşun anlamını ve TKF’yi bir parti olarak ayırt eden özellikleri ele aldığı yazıda Sungur Savran, önce TKF’nin bir büyük devrimci anaforun ürünü olduğunu vurguluyor. TKF’ye hayat veren, Ekim devriminin yanı sıra Alman ve Macar devrimleri ile Osmanlı-Türkiye topraklarının yüzyılın ilk çeyreğindeki büyük sarsıntısıdır ona göre. Savran TKF kuruluş kongresinin Türkiye’de var olan komünist grupları Bakû’deki teşkilatla birleştirme ve tek bir komünist parti kurma anlamında aynı zamanda bir birlik kongresi olarak görülmesi gerektiğine işaret ediyor. Ama en çok üzerinde durduğu, yazının başlığına da yansıyan düşüncedir: TKF, 20. yüzyılda Türkiye’de kurulmuş olan diğer bütün sosyalist-komünist partilerden farklı olarak, her yönüyle, programıyla, tüzüğüyle,  bir Enternasyonal’in üyesi olmasıyla bu topraklarda bir Bolşevik parti örneğidir. Savran, partinin kuruluş sürecini, hem partinin organik olarak Komintern’in bir ürünü olduğunu, hem de kendine özgü özellikleri olan İslam toplumları içinde gelişen genel komünist hareketin bir parçası olarak, “Güney Türklerinin partisi” olarak oluşumunu vurgulamak amacıyla ele alıyor. Ayrıca programın ve tüzüğün TKF’nin Bolşevik karakterini en açıkça ortaya koyan özelliklerini de teker teker inceliyor.  Sungur Savran'ın yazısının yer aldığı Devrimci Marksizm dergisinin 41-42 sayısının tamamını linkten okuyabilir, Devrimci Marksizm dergisine aşağıdaki kanallardan ulaşabilir, takip edebilirsiniz.  http://www.devrimcimarksizm.net/ Facebook: Devrimci Marksizm Twitter: @DevMarksizm E-posta: iletisim@devrimcimarksizm.net
51:09
September 8, 2020
Sungur Savran: Lenin'in küçük kardeşi Trotskiy
Trotskiy sanki Lenin’in küçük kardeşidir. On yaş kadar küçüktür ondan. Onu belki biraz kıskanmıştır küçük kardeşlerde yaygın olduğu gibi, onunla uzun süre kavga etmiştir. Ama Lenin’i kimse onun kadar iyi anlayamamıştır. Anladığı andan itibaren de iki numarası olmuştur. Aynen devrimin iki numarası olduğu gibi, o Finlandiya’da gizlenirken Ekim ayaklanmasının önderliğini yaptığı gibi.
04:54
August 18, 2020
Hemşehrimiz Trotskiy
20. yüzyılda bütün dünyanın işçi sınıfının çıkarları lehinde en çok etki yapmış insan kimdir diye sorulsa, elbette 1917 Ekim devriminin bir numaralı lideri Lenin’i işaret etmek gerekir. Çünkü Ekim devrimi, ilk güçlü ve kalıcı işçi devletini kurarak sadece Sovyetler Birliği’nin değil, kapitalist ve az gelişmiş ülkelerin işçilerinin de yüzyılın sonlarına kadar çok önemli mevziler kazanmasının yolunu açmıştır. Peki Lenin’in ardından kim? Uluslararası işçi sınıfının tarihini biraz bilenler, hemen Ekim devriminin Lenin’le birlikte iki önderinden biri olan ve daha sonra karşı devrimci generallerin 14 emperyalist ülkenin desteğiyle çıkarttığı iç savaşı kazanan Kızıl Ordu’nun komutanı Lev Trotskiy’in adını verecektir. İşte bu Trotskiy, bu büyük kahraman, hayatının dört buçuk yılını bizim memleketimizde, İstanbul’da, Büyükada’da geçirmiştir.
17:29
August 18, 2020
80. ölüm yıldönümünde Lev Trotskiy
Takvimler 21 Ağustos 1940’ı gösterdiğinde Ekim devriminin iki önderinden biri, Kızıl Ordu’nun ve Lenin ile birlikte Komintern’in kurucusu Lev Davidoviç Trotskiy hayatını kaybetti. Bu büyük devrimci, ölümünün önceki günü Stalinist Sovyet bürokrasisinin görevlendirdiği bir ajan tarafından suikasta uğramış ve bir gün boyunca hayatta kalmak için savaşmıştı. Şüphesiz, o bir günlük mücadelesi yalnızca hayatta kalmanın mücadelesi değil, Bolşevizmin dünya devrimi programını ve Lenin'in devrimci enternasyonalizmini ayakta tutmanın da mücadelesiydi. Trotskiy biyolojinin keskin yasalarını yenemedi, hayatını kaybetti fakat öldüğü ana kadar verdiği mücadele sayesinde Bolşevizmin dünya devrimi programı ve Lenin'in devrimci enternasyonalizmi devrimci Marksistlerin elinde var olmaya devam etti.
02:30
August 18, 2020
Başyazı: İşçi emekçi kardeş! Uyan! Kendi gündemine sahip çık! (Ağustos 2020)
Gerçek gazetesi Ağustos 2020 tarihli 131. sayısının "İşçi emekçi kardeş! Uyan! Kendi gündemine sahip çık! " başlıklı başyazısı., Gerçek'i takip edebileceğiniz diğer platformlar: Facebook /gercekgazetesi.net Instagram /gercekgazetesi Twitter /gercekgazetesi Youtube /GercekGazetesiVideo
04:12
August 14, 2020
Başyazı: Sorunları yaşayanlar değil yaşatanlar gidecek! (Temmuz 2020)
Gerçek gazetesi Temmuz 2020 tarihli 130. sayısının "Sorunları yaşayanlar değil yaşatanlar gidecek!" başlıklı başyazısı., Gerçek'i takip edebileceğiniz diğer platformlar: Facebook /gercekgazetesi.net  Instagram /gercekgazetesi  Twitter /gercekgazetesi  Youtube /GercekGazetesiVideo
03:24
July 11, 2020
Levent Dölek: Kıdem tazminatında bilim kurulu olur mu?
En baştan söyleyelim kıdem tazminatında bilim kurulu olmaz. Olursa da bilimle falan alakası olmaz. Tamamen tıbbi ve bilimsel bir alan gibi görünen Koronavirüs salgınında bile meselenin bilimsel olduğu kadar sınıfsal olduğunu gördük. Örneğin maskenin bilimsel olarak 2 saatte bir değiştirilmesi lazım. Ama bilim kurulu işçilere günde iki tane maske yeter dedi. Tüm nüfusa yönelik yaygın test yapılması salgının kontrolü için mutlak bir gereklilikti ama bilim kurulu bunu çok maliyetli gördü. Ülkede döviz kıtlığı oluşunca, bilim kurulunun profesörleri çıkıp tatil planlarını anlatmaya, uçak seyahatlerinin, otellerin, havuzların ne kadar güvenli olduğundan bahsetmeye başladı. Hâl böyle iken tamamen sınıfsal çıkarların karşı karşıya geldiği kıdem tazminatında devletin oluşturacağı bilim kurulunun ne menem bir şey olacağı belli değil mi? İşçilerin yüzde 90’ı kıdem tazminatı alamıyormuş. Kıdem tazminatı işverenin insafına kalmışmış. Bu sorun nasıl çözülürmüş? Sanki dertleri bu! Yalanınızı sevsinler. Bu konuda araştırma yapmaya gerek var mı? Sebepler belli. Kayıt dışı çalıştırma, her sene kağıt üzerinde girdi çıktı yapma, iflas kanununda işçi alacaklarının devletin, bankaların, diğer şirketlerin ardından en sonda gelmesi ve en yaygın olarak da İş Kanununun 25/2. Maddesini patronların suistimal edip, işçiye iftira atıp, işçiyi tazminatsız çıkarması ve patronun değil, işçinin haklı olduğunu ispat etmek için mahkemelerde süründürülmesi… Kıdem tazminatını alamayanlara değil, alabilenlere bakalım bir de. Bunlar sendikalı işçilerdir. Sendikalı, örgütlü işyerlerinde işçinin hakkı patronların insafına kalmaz. Ancak Türkiye’de sendikalaşma oranı yüzde 10’un altındadır. Neden mi? Çünkü Anayasa’yı ve yasaları çiğneyerek sendikalaşma hakkını gasbeden patronların arkasında da aynı iktidar vardır. İşten çıkartmanın güya yasak olduğu bu günlerde Çerkezköy’de MTN fabrikası işçileri sendikalaştıkları için kapı dışarı edilmişlerdir. Son olarak fabrika önündeki eylemleri “pandemi” sebebiyle, “bilimsel” sebeplerle yasaklanmış bulunmakta. Cargill, VİP Giyim, SF Trade, Kale Pratt ve daha nice fabrikanın işçileri aynı sebeple işlerinden oldular. Direniyorlar, haklarını arıyorlar. Devletin hiçbir şey yapmasına gerek yok. Anayasayı ve yasaları uygulasa yeter. İşçiler örgütlenir kıdem tazminatını da bihakkın almasını bilir. Sorun belli, çözüm belli. Bilim kurulu ancak meselenin sınıfsal bir çatışma olduğu gerçeğini gizlemeye ve çarpıtmaya yarar. Hukukçular, iktisatçılar, çalışma ekonomisi uzmanları ve konuyla ilgili tüm bilim insanları kıdem tazminatı ile ilgili bir katkı sunmak istiyorlarsa yapmaları gereken tek şey, birikimlerini, enerjilerini ve zamanlarını kıdem tazminatı hakkını savunmak için harekete geçmiş bulunan işçilerin hizmetine sunmaktır. En acil olarak da bu mücadelede işçi sınıfının yanında yer almak ve meselenin bilim kisvesi altında çarpıtılıp saptırılmasına mani olmaktır. İhtiyaç bir kıdem tazminatı “bilim kurulu” değil, kıdem tazminatını savunma komitesidir! https://gercekgazetesi.net/isci-hareketi/kidem-tazminatinda-bilim-kurulu-olur-mu
04:05
July 11, 2020
2 Temmuz bugündür! Madımak tüm Türkiye’dir!
2 Temmuz Bugündür! Madımak Tüm Türkiye’dir! 2 Temmuz 1993’te 35 canın yakılarak öldürüldüğü Sivas katliamının 27. yılındayız. Hesabı sorulmamış, davası zaman aşımına uğratılmış, anısı canlarımızı yakan, arkasındaki gerçekler sadece geçmişimizi değil bugünümüzü de karartan bir katliamdır bu! Mezhepçiliğe ve şovenizme karşı işçilerin birliği halkların kardeşliği! Alevilerin bugünkü korkuları ve nefsi müdafaası yersiz değildir. Bu duyguyu tüm işçi sınıfı ve emekçi halkımız paylaşmalı ve safları sıklaştırmalıdır. Çünkü Sivas katliamına gelinen süreç 1989 Bahar eylemleri ile Zonguldak madenci grevleri ile, kamu emekçilerinin örgütlenmeye başlamasıyla, yoksul mahallelerde solun, Kürt emekçilerinin ve köylülerinin mücadelesinin yeniden yükselişi ile örülmüştü. 12 Eylül askeri diktatörlüğünün karanlığını işçi sınıfı ve emekçi halkın mücadelesi yırtmaya başlamıştı. Her suikast, her katliam emeğin çatısı altında birleşmeye başlayan toplumu, mezhepçilikle, şovenizmle bölmek için kullanıldı. Ekmek ve hürriyet için mücadeleye atılan ve birleşmeye başlayan emekçi halkın bir tarafına “din elden gidiyor”, “yaşasın Şeriat”; öbür tarafa ise “Türkiye laiktir laik kalacak”, “Türkiye İran olmayacak“ dedirttiler. 2 Temmuz 1993 bugündür. Tehditler gerçektir, günceldir. Hala Alevilerin evlerine çarpılar atılmakta, devlet görevlileri bu açık tehditleri küçümsemekte, mezhepçilik her yerde korunup kollanmaktadır. Mezhepçi, şovenist kara propaganda emekçi halkın ekmek ve hürriyet taleplerini susturmak için yine devrededir. Aynı kara propaganda kıdem tazminatı başta olmak üzere işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarına yapılan saldırıları kamufle etmektedir. Erdal İnönü’nün yerini Kemal Kılıçdaroğlu almıştır. Onlar iktidarın en zor zamanlarında “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” diyenlerdir. Yanlarına katliama “gaza” diyen Temel Karamollaoğlu’nu almış güya muhalefet yapmaktadırlar. Hâlâ ordudan kurtarıcılık bekleyenin kaderi ise 27 yıl öncekinden farklı olamaz. Haklı mücadeleler zaman aşımına uğramaz! Önü kesilemez! İşte bu yüzden 2 Temmuz’u unutmamak ve unutturmamak zorundayız. Sadece yitirdiğimiz canları değil onları neden yitirdiğimizi ve tüm bu katliamın arkasındaki gerçekleri de hatırlamalıyız. 2 Temmuz’un hesabı ne mahkemelerde ne de düzen siyasetinin içinde sorulabildi. Ama bu böyle devam edecek demek değildir. Katliamlarla kesilen yürüyüşümüzü kaldığımız yerden devam ettirerek bu gidişatı değiştirebiliriz. Her dilden, inançtan, memleketten işçiler ve emekçi halkımız birleşmeliyiz. Karanlığı yırtmak ve katliamların hesabını sormak ancak bu şekilde mümkün olacaktır. 15-16 Haziran ruhu bütün işçi ve emekçileri birleştirmişti. Bugün de ihtiyaç budur!
06:19
July 2, 2020
Ekmek ve hürriyet için 15-16 Haziran'ın yolundan yürüyelim
1960’lı yıllar Türkiye’de işçi sınıfının, eylemleri ile gücünü hissettirdiği, özgüven kazandığı yıllardı. 1961 Saraçhane mitingiyle başlayan, 1963’te grev ve toplu sözleşme hakkını fiili Kavel grevi ile yasalara yazdıran, sonrasında Paşabahçe ve birçok fabrikada grevler örgütleyen, 1968’de Derby’de başlayan ve Singer, Gamak, Sungurlar, Demirdöküm gibi fabrikalarda devam eden işgal dalgasına imza atan işçi sınıfı, siyasetin merkezine oturmaya başlamıştı. Türk-İş’in uzlaşmacı çizgisi karşısında bu mücadeleler içinde cisimleşen ve 1967 yılında kurulan DİSK, işçi sınıfı için bir mücadele odağı haline gelince, sermaye harekete geçmiş, Demirel’in Adalet Partisi hükümeti 1970 Haziran’ında “DİSK’in çanına ot tıkama” amacıyla meclise sendikalar yasasında değişiklik içeren bir yasa tasarısı getirmişti. 15-16 Haziran ayaklanmasının fitilini ateşleyen, işte bu yasa tasarısı ve tasarının CHP’nin de oyları ile meclisten geçmesi oldu. 14 Haziran’da DİSK, Genel Temsilciler Meclisi’ni topladı ve İstanbul’un çeşitli noktalarından merkeze doğru kısa yürüyüşler yapma kararı aldı. DİSK’in bu kararı sonucunda 15 Haziran’da başlayan eylemler Türk-İş’e üye işçilerin de yoğun katılımıyla bir anda iki güne yayılan büyük bir ayaklanmaya dönüştü. O ana kadar iş yerlerinde ayrı ayrı gerçekleşen eylemler artık sokaklarda birleşiyor, işçi sınıfı yasal sınırları aşarak iktidara sarsıcı kuvvetini gösteriyordu. Şehrin önemli bölgelerini kontrol altına alarak kent merkezine doğru akan on binlerce işçi, önüne konulan tüm barikatları yıktığında hükümet çareyi sıkıyönetim ilân etmekte buldu. DİSK yönetimi, artık Temsilciler Meclisi’nde aldığı kararların ötesine geçen eylemlerin şiddetinden, işçi sınıfının militanlığından ürkerek eylemleri kontrol altına almaya çalıştı. İşçileri, eylemlere son vermeye çağırdı. Bu çağrı, ilerici bir rol oynasa bile bürokrasinin sol kanadının da belirleyici anlarda mücadelenin önünde fren rolü oynayacağı gerçeğini bir kez daha gösteriyordu. Eylemler sıkıyönetim tedbirleri ile, baskı ve tutuklamalarla ve bürokrasinin de devreye girmesi ile kontrol altına alınsa da yarattığı korku, meclisten neredeyse oy birliği ile geçen bir yasanın Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesini sağladı. İşçi sınıfı, masaya yumruğunu vurmuş ve örgütlenme hakkına dokunan yasayı ayaklarının altında ezmişti. İşçi sınıfı mutlaka yeni 15-16 Haziranlar yaratacaktır! Bugün işçi sınıfının önünde duran görev, sendikaları yeni 15-16 Haziranlar yaratacak güçte ve sınıf bilinciyle örgütlemektir. Tabandaki işçilerin mücadelesine dayanan bir örgütlülük, geçmişte ayaklanmayı kısa sürede sona erdiren bürokrasiye karşı işçi hareketinin sahip olması gereken bir panzehirdir. Ama daha da önemlisi 15-16 Haziran ayaklanması işçi sınıfının içinde devrimci bir önderlik olsaydı çok farklı bir seyir izleyebilirdi. İşte o yüzden asıl görev, yeni 15-16 Haziranları bu sefer zafere taşıyacak devrimci öncüyü yaratmak için mücadele etmek.
07:37
June 15, 2020
Başyazı: Memleketin kaderi işçi sınıfının kaderiyle birdir (Haziran 2020)
Gerçek gazetesi Haziran 2020 tarihli 129. sayısının "Memleketin kaderi işçi sınıfının kaderiyle birdir" başlıklı başyazısı. Gerçek'i takip edebileceğiniz diğer platformlar:  Facebook /gercekgazetesi.net Instagram /gercekgazetesi Twitter /gercekgazetesi Youtube /GercekGazetesiVideo Memleketin kaderi işçi sınıfının kaderiyle birdir 60’lı yıllar işçi sınıfının yükselen bir mücadele ile adım adım bağımsızlığını ilan ettiği bir dönem olmuştur. Demirel’in AP’sinden, İnönü’nün CHP’sinden, burjuva partilerinin her türlüsünden ayrı olan Türkiye İşçi Partisi kurulmuştur. Amerikan parası ve eğitimi ile işçiyi zincire vuran sınıf işbirlikçi Türk-İş’ten ayrılan sınıf mücadeleci sendikacılar DİSK’i kurmuştur. İşçiler haklarını iktidardan dilenerek değil, direnerek almış; Saraçhane Meydanı’nı yüz bin kişiyle doldurmuş, Kavel’de grev hakkını grev yaparak kazanmıştır. Birileri sendika seçme hakkını bahşetsin diye beklememiş, Derby fabrikası işgalinde fabrikaya referandum sandığını getirterek sendikal hürriyeti fethetmiştir. İşçi sınıfının “işgal, grev, direniş” yıllarıdır. Nihayet 15-16 Haziran 1970, işçi sınıfının ülke sahnesine en görkemli şekilde çıktığı ve masaya yumruğunu vurduğu gündür. “DİSK’in çanına ot tıkamak” için Demirel’in AP’si ile İnönü’nün CHP’si birlikte yasa teklifi hazırlar. DİSK’li işçiler yanlarına Türk-İş’li, sendikasız, hatta işsiz sınıf kardeşlerini alır… Burjuvazi bir yanda işçi sınıfı bir yandadır. İşçi sınıfı ayaklanır, burjuvazi sıkıyönetim ilân eder. Bedeller ödenir, şehitler verilir… Gerçekleri bilelim! Bu ülkede halkın karşısına dizilen tankların üzerine 15 Temmuz’dan yarım asır önce işçiler çıkmıştır! Nihayetinde o günlerde işçi sınıfı kaderini eline almış, DİSK’i kurtarmıştır. 15-16 Haziran bize sermaye sınıfının ve siyasetinin ulusun ve tarihin sırtında bir yük olduğunu, işçi sınıfının Türkiye’de artık kötü gidişatı değiştirecek tek güç olduğunu anlatır. Geçen yarım yüzyılda işçi sınıfı bu gücünü yitirmemiş bilakis arttırmıştır. Özellikle yaşadığımız salgın günlerinde hastanelerden fabrikalara, tarlalardan her türlü nakliyeye işçi sınıfı olmadan hayatın olmayacağı hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kanıtlanmıştır. Üretim, dağıtım, sağlık, her şey işçinin emekçinin elindedir. Güç işçidedir, emekçidedir! Ama düzen değişmemiştir çünkü aynı işçi sınıfı 15-16 Haziran’ın yolundan ayrılmıştır. Sınıf mücadelesinde birleşeceği yerde memleketle, mezheple, inançla, kimlikle, hatta futbol takımıyla bile bölünmüştür. Kendi partisinin değil sermayenin sağlı-sollu partilerinin peşinden koşmuştur. Sermaye ise ne zaman krizlerin faturasını halka ödetmek gerekse, ne zaman milletin birikimlerini yağmalamak istese, ne zaman emperyalistler onları hizmete çağırsa kendi aralarında birlik olmuşlardır. 15-16 Haziran işte bu gidişata dur demektir. İşçi sınıfına ve emekçi halka kendi kaderini kendi eline alma çağrısıdır. İşçi sınıfının sermayeye karşı birleşik bir cephe kurmasının, sendikalarını bürokrasiden kurtarmasının, emperyalizmin zincirlerini kırmasının tek yolunu anlatmaktadır. İşçi sınıfı 50 yıl önce bu yola girmiştir. Bu yoldan geri dönüş yoktur. Memleketin kaderi işçi sınıfının kaderiyle birdir artık. Devrimci İşçi Partisi bunun bilincindedir ve bu bilinçle tüm işçi sınıfını, 15-16 Haziran’da girdiğimiz bu yolu tamamlamaya, sermayeden, onun her renkten partilerinden, siyasi iktidardan ve emperyalizmden bağımsız bir örgütlenme ve mücadeleye çağırmaktadır.
03:20
June 12, 2020
Sungur Savran: "Koronavirüsün ekonomi politiği"
Kapitalist kaynak dağılımı mekanizmasının kârın boyunduruğu altında işlemesi dolayısıyla bütün kapitalist ülkelerin, en zenginlerinin bile, “kıt kaynakları” Koronavirüsle yeterli bir mücadele yolunda seferber edememiş olduğunu görmüş oluyoruz. Bir ekonomik sistem olarak kapitalizm, toplumun genel ihtiyaçları söz konusu olduğunda kara gün akçesi ayırmak bakımından açıkça yetersiz bir sistemdir. Acil durumlar karşısında kapitalizmin çoğunlukla yaya kalmasının nedeni böylece ortaya çıkmaktadır. Bu facianın kapitalizmle sosyalizmle ilişkisi olmadığını, bütün insanlığın başına çökmüş bir doğal afet olduğunu düşünenler yanılıyor. Faciayı yaratan kapitalizm şimdi de "normalleşme" adı altında bütün ülkelerde kitlesel ölüme bir yeni davetiye çıkartıyor. Sungur Savran'ın Gerçek gazetesi internet sitesinde yer alan "Koronavirüsün ekonomi politiği" başlıklı yazısının yayınını dinleyicilerimizle paylaşıyoruz. Yazıyı internet sitesinden okumak için tıklayın. 
41:01
May 17, 2020
Devrimci İşçi Partisi 1 Mayıs Bildirisi: Kahrolsun Kapitalizm! Yaşasın 1 Mayıs!
İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü 1 Mayıs, 2020 yılında tüm dünyada çok özel koşullar altında kutlanacak. Dünyanın gündeminde Koronavirüs salgını var. Bu salgın 1 Mayıs’ın önemini azaltmıyor tam tersine arttırıyor. Çünkü salgın tüm dünyada ve Türkiye’de kapitalist krizin derinleşmesiyle birlikte keskinleşen bir sınıf mücadelesi olarak yaşanıyor.
05:06
April 24, 2020
Lenin 150 yaşında: 21. yüzyıl sosyalizminin turnusol kağıdı Lenindir!
22 Nisan 2020 Lenin'in doğumunun 150. yıldönümü. Tarihin en büyük devrimci önderini, Bolşevik partisinin kurucusu Lenin'i 150. doğumgününde anmak, insanlığın yaşam mücadelesinin kapitalizme karşı mücadeleye ve onun yenilgisine belki de her zamankinden daha çok bağlı olduğu bugün ayrı bir anlam taşıyor. Gerçek sitesinde bu kapsamda iki gün boyunca çeşitli yazılar yayınlanıyor.  Bu yazılardan "Lenin 150 yaşında: 21. yüzyıl sosyalizminin turnusol kağıdı Lenindir!" başlıklı yazıyı dinleyicilerimizle paylaşıyoruz.  Daha fazlasını www.gercekgazetesi.net sayfasından ve aşağıdaki linklerden okuyabilirsiniz.  Sungur Savran - Lenin'n sağ eli  Lev Trotskiy - Ellinci yaş gününde Lenin
06:21
April 21, 2020
Devrimci Marksizm Okulu Ders 6: Marksizm ve Ulusal Sorun
Devrimci Marksizm Okulu'nun "Marksizm ve Ulusal Sorun" başlıklı altıncı seminerinin Podcast yayını.
56:14
April 11, 2020
Devrimci Marksizm Okulu Ders 5: Emperyalizm, Savaş, Ortadoğu
Devrimci Marksizm Okulu'nun "Emperyalizm, Savaş, Ortadoğu" başlıklı beşinci seminerinin Podcast yayını.
55:05
April 11, 2020
Devrimci Marksizm Okulu Ders 4: Parti, Enternasyonal, Dördüncü Enternasyonal
Sungur Savran'ın anlatımıyla, Devrimci Marksizm Okulu'nun "Parti, Enternasyonal, Dördüncü Enternasyonal" başlıklı dördüncü seminerinin Podcast yayını.
59:58
April 11, 2020
Devrimci Marksizm Okulu Ders 3: Devlet ve Devrim
Devrimci Marksizm Okulu'nun "Devlet ve Devrim" başlıklı üçüncü seminerinin Podcast yayını.
01:03:59
April 2, 2020
Devrimci Marksizm Okulu Ders 2: Kapitalizm, sınıflı toplumlar, sömürü
Devrimci Marksizm Okulu'nun "Kapitalizm, sınıflı toplumlar, sömürü" başlıklı ikinci seminerine ait Podcast yayını.
50:10
March 30, 2020
Sungur Savran: "100. Yıldönümünde Milli Mücadele: 12 Tez"
19 Mayıs 2019'dan başlayan 4 yıllık süre Milli Mücadele’nin önemli uğraklarının 100. yıldönümlerinin idrak edileceği bir dönem. 23 Temmuz Erzurum Kongresi, 4 Eylül Sivas Kongresi bunların en önde gelenlerinden. Aslında 29 Ekim 2023’e kadar Milli Mücadele, araya savaşlar, Lozan Konferansı vb. girerek hep tartışma konusu olacak.  Sungur Savran, sosyalist solun büyük çoğunluğunun 2019'da başlayan yıldönümlerinde sınavdan bütünüyle kaldığı kanısında. Geçmişte Türkiye tarihinin yakın geçmişine ilişkin önemli yapıtlar vermiş, önemli tartışmalar yaşamış olan Türkiye solu, Savran’a göre, bugün geldiğimiz noktada bu konularda söyleyecek söz bile bulamıyor. Bu boşluğun yerini, bu topraklarda azınlıkların, özellikle de gayri müslim azınlıkların değişik aşamalarda katledilmiş olduğunu tekrarlayarak doldurmaya çalışıyor. Savran’a göre sorun, bazısı gerçek bazısı abartılmış olan bu katliamlardan söz edilmesi değildir. Solun tarihte başka konuşacak hiçbir şey bulamamasıdır. Bunun nedeni ise Marksizmden bütünüyle kopmasıdır. O yüzden, bugüne kadar içinde yaşadığımız yüz yıllık toplumu biçimlendiren bu büyük tarihi olaylar hakkında söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştır solun.  Devrimci Marksizm'in 39-40 yaz/sonbahar 2019 sayısında Sungur Savran, Türkiye solunun uzun zamandır yapmayı bıraktığı şeyi yapıp yakın tarih üzerine bir çalışma ortaya koyuyor. 
45:54
March 22, 2020
Devrimci Marksizm Okulu Ders 1: Neden Devrimci Marksizm
Devrimci Marksizm Okulu'nun "Neden Devrimci Marksizm: Sınıflar, Sınıf Mücadelesi, İdeoloji, Devrim" başlıklı ilk seminerine ait Podcast yayını.
01:02:31
February 17, 2020